İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Azrail’in Ölümü


Yazan: Banu Akeloğlu

Adana Cinayet Büro’ya yeni atanan Serhat Komiser, ekibin başından geçen ilginç hikayeleri çok merak ediyordu. Nedense ekibe katıldığından beri hiç cinayet işlenmemişti. “Ayağım uğurlu geldi.” diyordu arkadaşlarına. Arkasından da “E hadi anlatın bir şeyler, böyle boş boş oturmaktan iyidir.” diye ekliyordu. Yeni çalışma arkadaşı Doruk, Serhat’ı korkutmak ve akabinde dalga geçmek için karşılaştıkları en iğrenç ve en kanlı vakaları anlatıyordu ama etkilenmediğini görünce hevesi kırılıp anlatmaktan vazgeçiyordu. Hal böyle olunca Serhat’ın taleplerini artık, “Kendin yaşa gör.” diye geçiştiriyordu.

Çok fazla beklemesine gerek kalmamıştı. Bir akşam üstü, güneşin en güzel ve en gösterişli battığı yer olan Çukurova’da bir cinayet işlenmişti. Hem de öyle sıradan bir cinayet değildi. Olay yerine intikal edip çok da zorlanmadan yakaladıkları şüpheli, pencereden görünen batan güneşe doğru haykırıyordu;

“Sonunda öldürdüm onu, Azrail’i öldürdüm. Artık kimsenin canını alamayacak!

Doruk Komiser’in anlattığı hikayelerden pek de etkilenmeyen Serhat, karşılaştığı ilk şüpheliden etkilenmişti. Oysaki her türlü manzaraya kendini hazırlamıştı. Karşılaşacağı vakalarda olay yerinde bulacakları cesetler dikine de kesilmiş olsa etkilenmeyecek, hep dimdik duracaktı. Fakat tahmin ettiği gibi olmamıştı. Duyduğu “Azrail’i öldürdüm.” cümlesiyle sarsılmıştı. Serhat dini bütün bir insandı. Aynı zamanda tüm inançlara ve inançsızlıklara da saygı duyardı ama Azrail’i öldürmek isteyen bir insanın neler yaşamış olduğu konusunda hayrete düşmüş, öfke ve acıma duygularını aynı anda hissetmişti. Lâkin Doruk öyle değildi. Yakaladıkları şüphelinin başında durmuş; “Dayı eline sağlık Azrail’i öldürmüşün de şimdi düzeni bozdun diye sinirlenen İsrafil suru üfleyip hepimizi öldürse ne bok yiyeceksin?” diye sorarak adamla dalga geçmişti. Belki de cinayet büroda akıl sağlını korumak için biraz deli olmak gerekiyordu. Yoksa bu kadar mantık dışı olay ve aklını yitirmiş insanla nasıl başa çıkılacaktı?

Öldürülen Azrail, yani gerçekte Doktor Emrah, kalbinde bir bıçakla kendi Azrail’inin yani katilinin yanında yere yığılmış, bunu gören doktor arkadaşları ise hemen apar topar müdahale edip kendisini ameliyata almışlardı. Her şey o kadar kısa sürede olmuştu ki kimse yaşadığı şoku atlatamamıştı. Doktor Emrah, maalesef ameliyat masasında yaşamını yitirmişti. Cinayet büro ekipleri bu haberi, uzun süredir aynı hastanede yatan felçli zanlıyı sorgularken almışlardı.

“Cemil Bey Amca, Azrail’i öldürdüm diyorsun da öldürdüğün kişi senin doktorun!”

“Haydi oradan! Sen de nereden bileceksin? Azrail’di o. Sen bilmez misin ki Azrail kılıktan kılığa girerek alır canını insanın?”

“E be Cemil Bey Amca, asıl sen bilmez misin ki hiçbir kul alamaz Azrail’in canını?”

“Ben alırım, çünkü ben zaten yarı ölüyüm. Bak, Allah benim vücudumun yarısını öldürtmüş, yarısına da yaşa yaşayabilirsen demiş. İnsan yarım vücutla yaşar mı?”

“İşte sen tam vücuduna kavuşasın diye uğraşıyordu bu öldürdüğün doktor? Senin canını almak için değil, seni iyileştirmek için çabalıyordu!”

“Hayır. Gerçeği göremiyorsunuz ve ayrıca size açıklama yapmak zorunda değilim. Tek bir şansı vardı, ilk seferde beceremedi, beni felç bıraktı. Bir seferde beceremediği şeyi tamamlama fırsatını ona veremezdim!”

Yaşlı adamın aklı yerinde değildi. Ona verilen yüksek dozdaki ağrı kesicilerin yan etkisi ile halüsinasyonlar görüyor, doktorları Azrail sanıyordu. Öldürülen genç doktorun maskesi siyah olmasaydı belki de onu Azrail sanmayacak, gördüğü halüsinasyonlara yenik düşmeyecekti.

Cinayet büro ekibinin aklına takılan tek bir soru vardı. Bu yaşlı amca o bıçağı nereden bulmuştu. İlk akla gelen, yakınlarının hastaneye getirdikleri yiyeceklerle birlikte geldiği oldu. Öncelikle yakınlarına haberi verip, sonrasında da bu yönde sorguya alacaklardı. İşleri kolay değildi. Hem ölüm haberi verip, üstüne de böyle bir sorguya girmek karşı tarafta derin yaralar açabilirdi ama yapacak bir şey yoktu…

Yaşlı adamın hayatında, görüştüğü ve hastaneye kendisine ziyarete gelen tek kişinin kızı olduğunu öğrenmişlerdi. Komiser Doruk ve Komiser Serhat, kızının evine gidip haberi orada vermeye karar verdiler. Ekipteki diğer iki komiser ise hastane kameralarını inceleyecek, göze batan farklı bir şey var mı kontrol edeceklerdi.

Doruk’la Serhat, kızın kapısının önünde haberi kim verecek tartışması yapıyorlardı. Doruk, alışması için Serhat’ın yapmasını istiyor, Serhat ise olayın garipliğinden sarsılmış olduğu için bu seferlik Doruk’un yapmasını söylüyordu. İki komiser kapıda bunu tartışırken içeriden bir şangırtı sesi geldi. Bir an için birbirlerine bakıp daha fazla oyalanmadan kapıyı çaldılar. Babasının ölüm haberi, kızına onlardan önce ulaşmış olmalıydı. Kapı ziline basıp biraz beklediler. Açılmayınca yeniden çaldılar. Bu sefer çok geçmeden kapı yavaşça açıldı. Aralıktan kızın kanlar içindeki eli ve acemice sardığı kanlı bezi gördüler. Doruk Komiser, kıza sakin ve üzgün bir ses tonuyla haberi verdi. Yaşlı amcanın kızı ise, az önce hastaneden bir hemşirenin arayıp haberi verdiğini ve şaşkınlıktan, tuttuğu bardağın kırılıp elini kestiğini söyledi. Karşılıklı koltuklara oturmuşlardı ve kız hıçkırarak ağlıyordu. Bu durumda, akıllarına takılanları sormak doğru olmayacaktı. Komiser Serhat, kızı sakinleştirip etrafı incelerken, Komiser Doruk ise telefonuna gelen mesajı okuyordu. Kız hala babası için ağlıyor, bunu nasıl yapar diye dövünüyordu. Serhat Komiser, kızı teskin edici bir şeyler mırıldanırken, Komiser Doruk telefonundan kafasını kaldırıp kıza baktı; “Sezen Coşar, sizi Doktor Emrah’ı kasten öldürme suçundan göz altına alıyoruz, şimdi zorluk çıkartmadan bizimle geleceksiniz.” dedi.

Serhat, Doruk’un bu sözleriyle şoka uğramıştı fakat bozuntuya vermeden yerinden kalkıp kızın yaralı elini incitmeden bileklerine kelepçeyi taktı. Ne için girdikleri evden nasıl çıkıyorlardı gerçekten hayret vericiydi. Olayın aslını karakola gittiklerinde öğrenmişti.

Hastanede kalıp kameraları inceleyen polisler, zanlı kızın elinde bir paketle odaya girdiğini, hemen arkasından doktorun girdiğini ve on dakika sonra kızın panikle koşarak odadan çıktığının tespitini yapmışlardı. Kuvvetle muhtemel, bıçağın üzerinden yaşlı amcanın değil kızının parmak izi çıkacaktı. Bunu beklemelerine gerek kalmadan, karakolda kız her şeyi anlatmıştı.

Uzun zamandır babasının tedavisini üstlenen Doktor Emre ile aralarında bir aşk başlamıştı. Önceleri her şey güzel giderken sonrasında doktorun ilgisi azalmış, kızın gözü önünde diğer hemşirelerle flörte başlamıştı. Babası durumu fark etmişti ve artık kızının onu ziyarete gelmesini istemiyordu. Çünkü kızının üzülmesine dayanamıyordu. Fakat kızı bunu gurur meselesi yapmıştı. Hastane personelinden Doktor Emre’nin bir hemşire ile nişanlanacağını duyduğunda onu öldürmeye karar vermişti. Her zamanki gibi babasına yiyecek bir şeyler getirdiğinde içine bir de meyve bıçağı koymuştu. Artık hastanedeki güvenlik personelleri tarafından da tanındığı için kontrolsüzce odaya girip çıkabiliyordu. Doktor Emre, odaya girince haberin doğru olup olmadığını sordu. Doğruluğunu öğrenince de kafasına koyduğunu yapıp Emre’yi ansızın kalbinden bıçakladı. Doktor yere yığılırken babası ona kaçmasını söyledi. Olayı üstleneceğini, kimseye bir şey söylememesi gerektiğini söyledi. Panikle buldukları bu çözüm maalesef acemice idi.  

Azrail suçsuzdu, kötü olan insanoğlunu ele geçiren, kıskançlık, gurur ve hırs duygularıydı.


İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.