İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Güney Kore’deki cemalimiz, hem sanatçı, hem Profesör: İdil Ayral


O bir ses sanatçısı, o bir akademisyen profesör, o bir Türk ve Kore’de yaşıyor. Kültürel zenginlikleri kendi mutfağında, kendi nitelik ve yetkinlikleriyle sentezlemiş, kanaviçe gibi ilmek ilmek işlemiş hem rol-model hem örnek teşkil ediyor. Münevver kişi İdil Ayral…

Röportaj Engin Dal

Bir Türkiye vatandaşına sormadan edemem. Kültürel farklılıklara değinmek istiyorum. İki elin kullanımının saygı ifadesi oluşu,  Valentine Day ve White Day, biz de sosyalleşmenin çay ile onlarda alkol ile, iki aylık bebeğin resmi olarak iki yaşında sayıldığı v.b. farklılıklar sende nasıl etkiler oluşturuyor?

İzmir, İstanbul, arada değişim öğrencisi olarak bir yıl Portekiz ve tekrar İstanbul, sonrasında da 5 yıl Barcelona.. Yurtdışı deneyimim de, farklı kültürlerle bir arada olma ve alışma potansiyelim de her zaman vardı; ama Kore ayrı bir gezegen gibi gerçekten. Buraya yerleşmeden önce beş kere seyahat etmiştim, o seyahatlerde birkaç arkadaş edindim, Barcelona’da da Koreli arkadaşlarım vardı, dizileri izleyip Kore kültürünü anlamaya çalışıyordum; ama yaşayınca elbette ki deneyim başka oluyor.

Buraya geldiğimden beri Kore’ye, Kore kültürüne, sosyal ilişkilere, toplum yapısına dair çok şey öğrendim. Uzaktan bakınca pembe gözlüklerle gördüğüm Kore’de yaşama rüyamın bir bölümü yerini bazı acı gerçeklere bırakmadı değil. Cinsiyet eşitliği, LGBTI+ görünürlüğü ve hakları, feminizme toplumun bakışı, hayvan hakları, toplumdaki hiyerarşik ve ataerkil düzen, iş yaşamı ve sosyal yaşamın dengesizliği, başka kültürlere kapalılık, hatta ırkçılık ve ayrımcılık, son derece yargılayıcı ve baskıcı toplum yapısı… Iyileştirilmesi ve gelişmiş ülkelerin seviyesine ulaşması gereken çok fazla alan var.

Ben pek iyi bir içici ve içki meraklısı olmadığımdan hala içkisiz sosyalleşenlerdenim bu arada 🙂 Yaş meselesi çok kafa karıştırıyor bir de, evet, Kore yaşını söylemeye alıştığım için kendimi bir yaş büyük sanmaya başladım, dilim alıştı. Benim burayla ilgili en zorlandığım kültürel farklılıklardan biri “çift” kültürü sanırım. Herkes çift olarak geziyor, çift olarak seyahat ediyor, bazı restoranlar en az iki kişilik menülere sahip, çift aktiviteleri, çiftlerin bir örnek giydiği giysiler, alyans takan çiftler (söz, nişan vs nedeniyle değil, sadece ‘couple ring’ denen bir olay) … Erkek arkadaşım olduğu dönemde bile bu kadar çift kültürüne meraklı olmadığım için bu farklılığa alışamıyorum. Benim gibi yalnız seyahat etmeyi ya da şehirde tek başına aktiviteler yapmayı da sevenler için biraz sıkıntılı bir durum. İnsana kendini yalnız ve tuhaf hissettiriyor, o yüzden tek çıktığımda çiftlerin yemek yediği yerler yerine ‘wine bar’ları ya da ‘live jazz’ barları tercih ediyorum. Orada genelde barda tek başına oturup bir şeyler içen birileri oluyor (99% erkekler tabi.. barda tek başına içen bir kadın Kore’de çok nadiren görülen bir durum), ben de sohbete başlıyorum. Başka ülkelerde bu çok doğal ve normal bir sosyalleşme şekli, Kore’de olağandışı karşılanıyor ama ben ‘yabancı’ olduğum ve Korece konuştuğum için benimle sosyalleşiyorlar. Yabancılara verilen oturum kartında yazdığı gibi, göçmenler Korelilerin gözünde egzotik birer canlı, birer ‘Alien’ çünkü. (Oturum kartlarında yazan Ailen ifadesi ancak bu yıl itibariyle kaldırılmaya başladı!)

Bir öğretim görevlisi olarak; Kore’de nasıl bir eğitim sistemi var? Ülkemizden eksiklikleri ve farklılıkları nelerdir?

Ben Kore’de hiç öğrenci olmadım; ancak gördüğüm ve çevreden duyduğum kadarıyla kağıt üstünde başarıya odaklı, yüksek not iyi eğitim almaktır gibi derinliksiz bir sistem olduğunu biliyorum. Ezbere dayalı, tek tip insan ve tek tip kafa yapısını aşılamaya çalışan, yaratıcılık ve özgürce, kendini ifade etme becerisi kazandırmaktan uzak, sınavda ve iş bulma sürecinde bile aşırı bir rekabete dayalı bir eğitim sistemi görüyorum. Küçük çocuklar, hobisiz ve sosyal hayattan uzak, sınav kaygısı ve başarısızlık endişesiyle okuldan sonra bile etüdlere, ekstra derslere gitmeye zorlanıyorlar. Neden kimsenin spor salonuna gitmekten başka hobisi yok diye merak ettiğimde Korelilerden aldığım yanıt buydu, çünkü böyle yetştirilmişler, okulda ve sınavlarda başarılı olmak istiyorlarsa, sadece ders çalışmaya odaklanmaları gerektiğine inandırılmışlar. Bu da renksiz bir toplum ortaya çıkarmış ne yazık ki. Şimdi yavaş yavaş k-kültür sayesinde başlayan dışa açılmayla bu kalıplar kırılıyor sanırım, ama Kore’nin daha çok zamana ihtiyacı var.

İyi yanları da yok değil elbette. Her şeyden önce Kore’de bir akademisyenlik çok saygı gören, çok prestijli bir meslek. Ötesi yok gerçekten, maddi ve manevi olarak verilen emeklerin karşılığı bulunuyor. Çok özel ve çok ulaşılmaz bir meslek olarak bakılıyor, sosyal statü olarak çok önemli bir yerde hissediyor insan. Keza öğrenciler de aynı şekilde, çok saygılılar, hocalar ne derse çok iyi dinleyip, eksiksiz yerine getiriyorlar. Saygı ve mesafenin yanında, diğer hocalara nazaran oldukça genç ve onlara yakın bir kafa yapısındaki benim gibi biriyle karşılaştıkları için yakınlık kurmak da istiyorlar. Bizim bölümde tek yabancı ve en geç hoca benim; onların dilinden konuşuyorum, onlar bunu çok sevdiklerini, beni ‘arkadaş’ tipli ve çok sıcak bulduklarını söylüyorlar genelde. O yüzden dersler dışında da vakit geçiriyoruz, yemek yiyoruz, bir de sosyal medyadan arkadaş oluyoruz, benim YouTube kanalımı takip ediyorlar 🙂 Benim gibi bir hocaları hiç olmamış, bir daha da olmazmış herhalde, öyle söylüyorlar. Ben onlara bir arkadaş, belki yaşça biraz büyük bir dost olmak, zihinlerini açmak, vizyonlarını genişletmek istiyorum aslında. Hayatta her şeyin mümkün olduğunu ve hayallerinin peşinden gitmelerini anlatıyorum her fırsatta. Yoksa Kore kültüründen ve bakış açısından çıkamazlarsa çoğu garanti maaşlı bir şirkette sıradan bir iş bulup 30 sene boyunca bankaya ev kredisi ödemekten başka bir hayal kuramayacaklar.

Güney Kore ile Kuzey Kore tekrar birleşir mi? Ve Japonlara ve Çinlilere karşı tutumları nasıl?

Amerika ve Rusya olmasa herhalde birleşirdi de, birleştirmezler 🙂 Bir de Güney Koreliler şunu düşünüyor veya medya nedeniyle öyle düşüncelere kapılıyorlar: “Kuzey Kore, bizden çok geride, birleşirsek paramız ve vergilerimiz onları kalkındırmaya gidecek, biz bu kadar emek verdik, geliştik, kalkındık, ekonomimiz, üretimimiz çok iyi, neden onlara biz bakalalım?”

Tarihsel meseleler nedeniyle Japonya’yı hiç sevmediklerine çokça şahit oldum. İşgaller, insan deneyleri, Korece isimlerin zorla Japonca isimlerle değiştirilmesi.. Gerçekten çok korkunç bir tarih var; ama bu bütün Japonların suçu mu? Mantıklı düşünmek lazım. Çin’i de her türlü kötülük, hatta

ülkedeki hava kirliliğinden bile sorumlu tutuyorlar. Kore’de ‘fine dust’ hava kirliliği sağlığı tehdit edecek ölçüde (pandemiden önce burada zaten çoğu zaman maske takılıyordu); fakat bunun tek sorumlusunun Çin’deki üretim tesislerinin olduğuna inanıyorlar, sanki Kore’de tamamen ‘zero carbon’ endüstri varmış gibi 🙂 Her ülkenin çevresindeki ülkelerle bir alıp veremediği oluyor mutlaka işte.

Güney Kore’de, Türkiye’de ata erkil bir aynılık var. Sosyal ilişkiler nasıl? Ailede, cemiyette, iş yerlerinde…

Ben İzmirli olmasam, üç kuşak öncesi tamamen Balkanların farklı köşelerinde dünyaya gelmiş bir aileden gelmesem belki de Türkiye ve Kore çok benziyor derdim. Benim ailemde herkesin fikri sorulur, kimse yaşı küçük diye kararlarda etkisiz eleman olarak görülmez. Kore’ye baktığımda gelenekçi, Anadolu yapısını görüyorum sanırım. Aile reisinin ya da ailenin en büyüklerinin sözünün geçtiği, tatillerde seyahate gitmek yerine büyükanne büyükbabaların evine gidildiği (ama tabi ki ilk gün erkek tarafının ailesine gidilerek), o tür özel günlerde aile toplantılarında, gelinlerin kayınvalidelerinin mutfaklarında iş yapmasının beklendiği, erkeklerin hizmet görmesi gerektiğine inanılan, ‘karısı oğlumun önüne bir tas sıcak çorba koymuyor, oğlum zayıflamış’ diyen damat annelerinin hala varolabildiği bir toplum yapısı görüyorum. Dedim ya, ben ailemde bunları hiç görmediğim hatta anaerkil bir aileden geldiğim için yadırgıyorum.

İş yerinde de cinsiyet eşitliği yok her şeyden önce. Kadın çalışanları yüksek kademelerde görmek çok mümkün değil, maaş dağılımında da aynı adaletsizlik var. Ata erklikle beraber patronun kölesi gibi yaşamak, patron ‘iş yemeği yiyelim’ derse topluca yemek yemek, ‘içelim’ derse içmek, yemekten sonra bir yere daha gidilecek derse oraya da gitmek, patron, müdür, yönetici içmeyi bitirip eve gidene kadar eve dönememek.. Böyle bir hayat var burada, iş kaygısı ve dışlanma korkusu olarak yorumluyorum. Kore’nin etik ve iyi insan, düzgün insan olma konusundaki en önemli dayanağı ‘başkaları hakkımda ne düşünür?’ olduğundan belki de…

Bazılarını tenzih ederek. Bizdeki STK’lar gibi dramatize ederek değil de Güney Kore’de STK’ların çok kuvvetli olduğunu, kamuoyu baskısının çok iyi kullanıldığını, unsur oluşturabildiğini, hiyerarşi ve biat kültürünün ahlakla sınırlandırıldığını gördüm. Senin gözlemin nasıl?

Türkiye ve Kore’deki SKT ortamına dair hiçbir fikrim yok açıkçası. Tek bildiğim yaptığı yolsuzluk nedeniyle eski başbakanın hapis cezası almasını sağlayacak kadar baskı oluşturmuş olmaları. Günlerce Gwanghwamun Meydanı’nda toplanıp yaptıkları protestolar işe yaramıştı. Toplumda çok yaygın olan ‘devletimiz her zaman bizim için en iyisini bilir ve yapar’ anlayışını ilk defa aşabilmişler diye düşünmüştüm.

Güney Korelilerin estetiğe ve güzelliğe olan düşkünlükleri herkesçe bilinen bir gerçek. Ayrıca erkeklerin kozmetik ürünleri yaygın bir şekilde kullandığı bilinmektedir. Her iki cinsi de ilgilendiren bu güzellik anlayışı nereden gelmektedir?

Güzellik standardı ‘batı’ odaklı her şeyden önce. Büyük gözler ve ‘batı’lı görünen göz kapakları için yapılan cerrahi müdahaleler, erkeklerde sakal ve bıyık olduğunda daha erkeksi göründüklerine dair bir inanç, göğüs ve kalça ameliyatıyla ‘batı’lı vücut kıvrımlarına ulaşmaya çalışan kadınlar, çene kemiklerini törpületerek yüz küçültmek .. Burada bu tür müdahaleleler çok sıradan, sadece estetik operasyonlar için açılmış dev hastaneler var. Insanın kendisini daha iyi hissetmesi ve özgüveni için istediği her müdahaleyi yaptırması elbette ki kişisel bir karar; ama bunun standardının ‘batı’ olması da toplumun medya tarafından yönlendirilmesiyle ilgili diye düşünüyorum.

Diğer yandan, Kore kozmetikleri gerçekten dünyanın önde gelen ürünleri arasında artık. Ben de çok uzun süredir, Kore’de üretilen marka ve ürünleri kullanıyorum; çünkü çok daha doğal ve kaliteli ürünler gibi geliyor 🙂 Neyse ki, Kore makyaj tarzında ‘batı’ özentiliği yok, çok sade, pastel tonlarda, yumuşacık görünümlü bir makyaj tarzı var burada, şahsen çok beğeniyor ve seviyorum. Erkeklerin dış görünüşlerine diğer ülkelere nazaran çok daha özen gösterdiğinde bir gerçek bu arada.

Dünya’da intihar oranının en fazla olduğu ülkelerden bir tanesi Güney Kore’dir. Bunun nedeni sence ne olabilir?

Aslında bu sorunun cevabı önceki sorularda saklı. Baskıcı ve rekabetçi toplum, mental sağlığın bir tabu olması, ‘hakkımda ne düşünürler’ kaygısıyla destek ya da terapiye başvurmayan ve sıkıntılarıyla kendi kendine mücadele etmeye çalışan insanlarla dolu bir toplum. Yakın arkadaşlar arasında bile, zayıflık olarak algılanacağı endişesiyle yaşanan sorunlar paylaşılmıyor, çoğu zaman havadan sudan konuşuluyor. Duyguların ifade edilmesinin bir zayıflık ve kırılganlık olduğuna dair bir anlayış yerleşmiş; her şeye sabırla katlanmak ve dayanmak gerektiğini düşünüyorlar.

Ünlülerin intiharları da çok yaygın, medyada yorumlarla afaroz ettikleri ünlüler ya da yine yaşadıkları stres ve baskıya dayanamayarak intihar eden şarkıcı veya oyuncular da toplumdaki ciddi sorunlara işaret ediyor.

Rutinlerinin dışına çıkmayan, gelenekçi, düz bir yaşamı benimsemiş, renksizliğin tonlarını içinde barındıran bir toplumun içerisinde, gökkuşağı gibi renklere sahip, sanat ve sanatçı, akademik kimlikleri içinde muhafaza eden, besleyen birine neden Güney Kore diye sormak isterim?

Bana en çok sorulan sorulardan biri bu. Şimdiye kadarki sorulara bu kadar sivri bir dille devap verip ülkeyi batırdıkça batırmış biri burada ne yapıyor değil mi? 🙂 Ben 2014 yılının sonlarında tutuldum bu Kore aşkına, önce dizilerle başladı, sonra yavaş yavaş başka şeyler ilgimi çekti derken, burada yaşamak istediğimi hissettim. Açıklaması zor bir his, bir şey beni buraya çağırdı, belki de karmik bir ilişkim vardır Kore’yle, önceki hayatımda Kore’liyimdir 🙂 Burada yaşamanın eğlenceli tarafları da var elbette, değişik, sürprizle dolu, 7-24 yaşayan bir günlük hayatı var Kore’nin. Sokakta aniden girip, şapkalar gözlükler takıp fotoğraf çekilebileceğimiz, her şeyi ama her şeyi online sipariş verebileceğimiz, her yerde ve her şey için kartla ödeme yapılabilen, inanılmaz hızlı ücretsiz wi-fi bağlantısı bulunabilen, laptop, telefon, cüzdan dahil bütün kişisel eşyalarımızı rahatça masada bırakıp bi yerlere gidebildiğimiz rahat ve güvenli bir ülke burası. Bir de benim en sevdiğim yönlerinden biri herkesin sorumluluk sahibi olması ve görevlerini yerine eksiksiz ve zamanında yerine getirmesi.

Barcelona’da en çok zorlandığım şey buydu mesela, bir görüşme için üç kere teyit telefonu açmak, bir belge lazım olunca dört kere mail atmak zorunda kalmıyorum artık, burada kafam rahat 🙂

İngilizce, İspanyolca, Katalanca, Korece, Portekizce ve ana dilin Türkçe. Hangi dilin telaffuzu, fonetiği açısından hangisi daha anlaşılır veya şaşkınlıkla karşıladığın farklılıkları neler?

Gramer açısından inanılmaz benzeyen iki dil : Türkçe ve Korece. İnsanlar alfabe ya da coğrafi yakınlığa aldanıp nedense Avrupa dillerini daha çok benziyordur diye düşünebiliyor; ama bence ana dili Türkçe olan biri için Korece’yi öğrenmek sanılandan çok daha kolay, gramer mantığı neredeyse aynı çünkü. ‘Sen language neredesin İdil, bir sürü dil öğrendin, sana kolay tabi’ diyenler için de hemen söyleyeyim, burada tanıştığım göçmenler arasında Korece’yi açık ara en iyi konuşanlar Türkiye’den gelen göçmenler 🙂 Telaffuza gelince.. ben sanırım hala en çok Portekizceyi seviyorum. Korece’de müzikal bir dil ama, dinlemesi eğlenceli, çok karakteristik sesleri var.

“19. Yüzyıl İstanbul’unda Bahçe Köşkleri” kitabına değinmek istiyorum. Mimar kimliğinle Selçuklu, Osmanlı ve Lale devrini sentezleyerek hem görsel, hem yazı halinde imza atmışsın. Arka kapak yazısında: “Böylece gözler bütün yalıyı, kenarındaki bahçeyi, arka taraftaki bahçe setlerini, bu harem kısmının öte yanındaki nispeten küçük selamlığı ve onun yanında, yine deniz kenarında, bir tek odadan ibaret, bir kameriyeyi andıran, bir yavru, bir çocuk gibi masum ve sevimli görünen selamlık köşkünü hep birden kavradığı zaman, daha içeri girmeden evvel, insan bu münzevi sükûtun ve şiirin hazzını anlardı…” demişsin. Giriş, gelişme ve sonucunu merak ettim?

19. Yüzyıl İstanbul’unda Bahçe Köşkleri aslında İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Tarihi Bölümü’nde hazırladığım yüksek lisans tezimin konusuydu. Tam 7 sene süren, ünlü sanat tarihçisi ve akademisyen Prof. Nurhan Atasoy, bana bu konuyu öneren sevgili danışmanım Prof. Aygül Ağır, editörüm Prof. Tarkan Okçuoğlu ve yayıncım Ahmet Akcan sayesinde emek emek işleyerek, araştırmamı genişleterek yayıma hazırladığım bir kitap oldu. Ben doğaya ve bahçelere her zaman hayrandım zaten, araştırmamı da bahçelerdeki mimari eserler hakkında yapmak istedim. Mini mini bahçe köşkleri 🙂 Türkiye’deki yıkım ve talana rağmen bazıları hala ayakta neyse ki. Bu yapılara dair şimdiye kadar kapsamlı bir çalışma hiç yapılmamıştı, neler inşa edilmiş, hangi bahçelerde ne tür köşkler yapılmış, hikayeleri neler ve bu mekanlar nasıl kullanılmış, buna dair çok uzun ve derin bir arşiv araştırması yapıp örnekleri bir araya getirmek istedim. Bahçe kültürüne, duvar resimlerine, metinlere, şiirlere yansıyan bahçe köşklerine de değindim, çok keyifli bir çalışma oldu. Okuyanlar o dönemin İstanbul bahçelerinde huzurlu bir yolculuk yapabilir umarım 🙂

Güney Kore hükumeti tarafından kurulan, televizyon, radyo ve çevrimiçi hizmetler sunan, Güney Kore’nin en büyük televizyon ağı Korean Broadcasting System (KBS World TV) reality show’da yer aldın. Akademik kariyerinin dışında sanat ile uğraşan Profesör unvanını nasıl karşılıyorlar?

Kore’deki akademisyen imajı haftasonunu bile okulda, lab’ında geçiren, sosyal hayatı pek olmayıp deliler gibi çalışan, makaleler yazmakla ve ders işemekle meşgul bir imaj. Öğrencilerim YouTube

kanalı olan ve TV showuna çıkan bir hoca ilk defa gördükleri için hem çok şaşkın hem de heyecanlıydılar 🙂 TV showundan öncesi de var aslında. 2020 yılında burada düzenlenen bir müzik yarışmasında bir Türkçe ve bir Korece şarkı söyleyerek ikincilik ödülü kazandım, aynı yıl bir festivalde solo olarak sahne alıp Korece bir şarkı ve ardından ukulele çalarak Teoman’dan Istanbul’da Sonbahar’ı seslendirdim, 2021 yılında bir radyo programında söyleşi yapıp canlı şarkı söyleyip yine ukulele çaldım. TV showunda da diğer birçok aktivite ve üniversite çekimlerinin yanında bir açıkhava konseri de kaydettik. Müzik kendimi bildim bileli benimle olan, beni ben yapan, müzikten ayrı bir kariyer ve günlük hayat düşünemiyorum. Sahne benim en çok ben olduğum yer, şarkı söylemeyi her şeyden çok seviyorum!

Bu arada: youtube.com/idilayral diyelim mi? 🙂

Ruhun bağışıklık sistemi için ne önerirsin?

Herkesin baş etme şekli farklı; ama galiba nefes egzersizi, meditasyon, müzik, sanat … Çoğumuza iyi geliyor.

Dünyaya bırakacağın miras ne olsun isterdin?

Müzikal, akademik, sanatsal, mimari, yazınsal, fikirsel anlamda ürettiğim ortaya koyduğum ne varsa bu gezegene hediyem olsun isterim. Bir de ‘hayallerinin peşinden koşarak yaşanan böyle bir hayat da mümkün’ türünden bir biyografim yayınlansa keşke. 🙂

Yarın kitabın çıkıyor. İsmi ne olurdu?

‘Aşka, aşık olmak’

Sen, kendin için ne ifade ediyorsun?

Çok tuhaf duyulabilir belki; ama kendimi bayağı seviyorum 🙂 Narsistçe değil de kendimi güzel geliştiriyorum, bir sürü zorluk yaşasam da yine küllerinden bir hayatı kuruyorum diye kendimden çok memnunum. İyi ki ben, ben olmuşum gibi hissediyorum. Hayatımın altına defalarca dinamit koydum, sonra tek başıma yeniden kurdum. Dönüp baktığımda aldığım yola hem şaşırıyorum hem de kendimle gurur duyuyorum. Hiç fena değilmişim, kendi kendime güzel bir hayat kurdum emek emek diyorum. Hiç kolay olmadı; ama en zor anlarda bile hiç pes etmedim, her seferinde hayallerimi gerçekleştirene kadar, sonuna kadar mücadele ettim. Buraya gelişim de hiç kolay olmadı, önceki dönemlerim de. Ara ara kendimi kutluyorum o yüzden, canım kendim 🙂

Hiç unutmam?

İlk aşk ve ilk öpücük.

Bi de Cevriyem. İstanbul’da evlat edinip birlikte Barcelona, Türkiye, Seul’e kadar geldiğim tekir kızım. İki sene önce melek oldu. Hayatımın son anına dek benim için en özel yerde kalacak.

Hayatında ne değişirse daha mutlu olurdun?

Aşktaki bir türlü yolunda gidemeyen talihim, artık bir değişirse pek sevineceğim! 🙂

Ruh halin bir müzik grubu olsaydı?

Grup değil de spotify listesi olurdu bence. Rober Hatemo, Ebru Gündeş, Ella Fitzgerald, Chet Baker, Marilyn Manson, Norm Ender, Buika, Evdeki Saat, Kalben, Sezgin İnceel, Teoman, Ajda Pekkan, The Cure, Jannabi, Sechskies… başka hiçbir yerde yan yana gelemezlerdi! 🙂

Kıskanılacak bir özelliğin var mı?

Bilmem ki.. Kıskanan varsa onlara sormak isterim 🙂

Hayatın şu zaman dilimine kadar olan elinde olan sonucu?

Çok emek vermek ve kalpten inanmak, isteğimiz sonucu getiriyor.

10 yıl önceki kendine bir mesaj gönder?

Hemen Kore’ye taşın! (Buraya 20’li yaşlarımda gelseydim daha çok eğlenirdim)

Çocukluğun şu anki halini görse ne derdi?

‘Bu kadar çok taşınacağını biliyordum’ derdi bence. Benim küçüklükten beri ‘hayalin ne?’ sorusuna yazdığım cevap ‘çok ünlü bir müzisyen olup dünyayı gezeceğim idi. Geziyorum, uydu gibi dönüp duruyorum gezegenin bi o köşesi bi bu köşesinde 🙂

Türkiye mi? Bercelona mı? Güney Kore mi?

Şimdilik Kore, belki birkaç seneye Avrupa, son durak Türkiye.

Soruların ve emeğin için çok teşekkürler!

Yolun hep çiçekli bahçelere çıksın, ışığın hep aydınlatsın…

Engin Dal

Bir yorum

  1. Çiğdem Demir Çiğdem Demir 25/01/2022

    Muhteşem bir söyleşi olmuş İdil seninle gurur duydum. Başarıların daim yolun açık olsun inşallah sana layık AŞK ta seni bulur Çeşme de anneannesi MUALLA HANIM çok sevdiğim komşumuz idi rahmetli oldu bu röportajı okuyabilseydi seninle gurur duyardı Annen ve Baban da gurur duyuyorum söyleşiyi yapan size de çok teşekkürler
    Sevgiler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.