İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kargalı Cennet


Kargalar Tanrı’nın cennetinden kovulup yeryüzüne gönderilen dilsiz şeytanlardır. Bitmek bilmez ömrü hayatlarında bunca kötülüğe ve vahşete şahit olmuş ve ölememiş canlılar. Bu yüzdendir ki en çok mezarlıkları severler. Yaşamın bitmek bilmez kaosuna şahit olmaktan bıkıp sığındıkları yerdir mezarlıklar. Oradaki sessizlik onları arındırır. Bundandır ki mezarlıklarda en çok kargalar bağırır. Gördüklerinin acısını mezarların içinden yükselen ağaçların arasından, haykırarak unutmaya çalışırlar. Fakat ölüler onları duyamaz. Yankılanan kendi seslerinin içinde, cehennemi yaşarlar. Kargalar, çıkamayan canlarıyla, cehennemde yaşayan kara bahtlı kuşlardır.

Yüz yıl önce işlenen suçlardan bugün işlenen suçlara kadar her şeye şahit olmuşlardır. Bir karga ile konuşmayı ve ona sorular sormayı çok isterdim. Mesela; “İnsanlar mı daha acımasız, hayvanlar mı?” diye sorabilirdim. O da, “İnsanlar. Çünkü, hayvanlar hâlâ ilkel yollarla savaşıyorlar” diyebilirdi. Bence haklı olabilirdi, çünkü insanlar her türlü hile ve ölümcül icat ile katlediyorlar birbirlerini. Sahi silahı ilk icat eden insan, onu ne öldürmek için kullandı acaba? Öldürmek için mi, hayatta kalmak için mi? Bence hayvanlar her zaman daha dürüst. Bir hayvan, kendisine yaklaşan bir diğer hayvanın ona ne için yaklaştığını bilir. Doğada şeffaflık esastır. Bir hayvan, bir diğer hayvanın kendisine ne yapacağını da bilir ve gardını o an, ona göre alır. Ya kaçar, ya kendini korur ya da saldırır. Fakat insan öyle mi? Değil. Tanrı insana ruh verir, şeytan da o ruhu ele geçirmeye çalışır. Ruhu ele geçirilen insan şeffaflıktan uzaklaşır, sahteleşir. İşte o zaman kurbanlar, hazırlıksız yakalanır şeytanın beslediği katillerine. İnsanlar hiçbir zaman hayvanlar kadar dürüst ve şeffaf olamaz. Ben de olamadım. Kendime çoğu zaman dürüst oldum ama başkalarına olamadım. Mesela önce, iki tane karga öldürdüğümü kendimden saklamadım. Kargaları yeni ölmüş bir insanın mezarının içine gömdüğümü de kendimden saklamadım. Ama sonra babamı öldürmek istediğimi kendimden sakladım. Çünkü kendime söylersem, bedenimle zihnim bir olup onu öldürürdü. Kargalar fark etti ama. O iki karga fark etti. O yüzden onları kendi cehennemlerinden kurtarıp, tanrının cehennemine yolladım. Tıpkı babamın, zamanında annemi yolladığı gibi. Annem, babamın cehenneminde yaşıyordu. Yaşadığı her gün ona eziyetti. Babamın koyduğu kurallarla dönen bir dünyada, nefes almak yaşamaksa tabii… Ben de annemin, maruz kaldığı kötülüğe şahit olduğum dünyasının dilsiz şeytanıydım, kargalar gibi… Evdeki kaosa şahit olmaktan bıkıp, sokağımızın sonundaki mezarlıkta kargalarla birlikte oturuyordum bütün gün. Ta ki annem ölene kadar. Annem öldükten sonra mezarlık, evimiz olmuştu. Annemin ruhunun gömülü olduğu bir mezarlık. Katilin her gün aynı mezarı ziyaret ettiği bir mezarlık. Katilin cinayet mahalline her gün yeniden döndüğü bir mezarlık. Katilin de eninde sonunda aynı mezara gireceği bir mezarlık.

Babamı öldürecektim. Çünkü bu dünyada nefes almasının hiçbir anlamı ve gerekliliği yoktu. Aslında, ben babamı, annemin ölürken gözünden akıttığı gözyaşında boğarak öldürmüştüm. O günden sonra babam yaşayan bir ölüydü. Kendimden sakladığım, zihnimde işlediğim ilk cinayetimdi. Kargalar hariç.

Babam, kendi cehenneminin şeytanıydı ve aynı zamanda her gün benim gözlerimden çıkan ateşle yanan bir günahkârdı.

Daha fazla dayanamadı.

Her akşam eve sarhoş gelirdi. Annemin, onun yüzünden intihar ettiğinin gerçeğini unutmak için her gün içerdi. Annemin ruhundan, kanından, canından yaratılmış olan bedenimle her karşılaştığında ise yeniden hatırlardı. Annemin ruhunu taşıyordum ben. Annemin yaşadığı cehennemin ve işkencelerin izleri yüzümde ve gözlerimde duruyordu. Her gün aynaya bakar gibi bana bakıp, yaşattığı zulüm ile yeniden yüzleşiyordu.

Yine bütün gün kargaları izleyeceğim bir günün sabahında, mezarlığa giderken yolda ölmüş bir karga gördüm. İlk kez kendiliğinden ölen bir karga görüyordum. Belki de o da yaşadığı cehenneme dayanamayıp kendini öldürmüştü. Toprağın altına gömmek istemedim. Yerden alıp eve getirdim. Yemek masasının üstüne koydum. Ne kan vardı üstünde ne de bir yara. Tertemiz ölmüştü. Annem gibi. Annem intihar etmişti. İlaç içmişti. Gözündeki yaşla ölmüştü. Karganın da gözü yaşlıydı. Masanın üstünde o, karşısında ben saatlerce oturduk. Akşam olunca cehennemin en sadık müşterisi, babam geldi. İkimizi o şekilde gördü fakat hiçbir şey söylemedi. Baktı, baktı, bir daha baktı… Sessizce odasına gitti.

İstedim ki o gece babam ölsün. O gece babamı öldüreyim, sonra bu kargayı da babamın mezarına gömeyim. Çok istedim, delicesine istedim. Gidip o gece onu öldürmemek için kendimi zor tuttum.

Sabahı, o masanın başında kargayla birlikte karşıladım. Kulağım kapıdaydı. Her zamanki gibi babamın evden çıkışını bekliyordum. Fakat ses gelmiyordu. Birkaç saat sonra dayanamayıp odasına girdim. Belki de yıllar sonra ilk kez. Oda hiç değişmemişti. İnanamayacaksınız ama hâlâ annemin kokusu vardı odada. Yatağın üstünde asılı olan Kur’an-ı Kerim de oradaydı, sağ tarafta üst üste duran yorganlar da. Her şey aynıydı. Yatak da aynıydı. Fakat üstünde yatan babam aynı değildi. Kırmızılar içinde yatıyordu. Yatak kıpkırmızı olmuştu. Kendi kanıyla boyamıştı yatağı. Babam, annem gibi sade bir ölüm seçmemişti. Renkli bir ölüm seçmişti intihar ederken. Bileklerini kesmişti…

Olay sonrası iki ay cezaevinde kaldım. Ben yapmamıştım ama tek şahidim ölü bir kargaydı. Bu yüzden pek inanmamışlardı bana. Ama iki ay sonra benim öldürmediğimi nasıl olduysa anlayıp beni salmışlardı. Eve döndüğümde kargayı bıraktığım masada bulamamıştım. Mecburen başka bir karga öldürüp, babamın mezarını ziyaret etmiştim. Elim boş gidecek halim yoktu tabii ki. Kargayı babamın mezarına gömdüm. Tek cehennem yetmezdi ona. İki cehenneme de birden gitmeliydi. Hem kendi cehennemine hem de kargaların cehennemine.


İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.