İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Mülteci


Yazan: Banu Akeloğlu

Bu dünyada güçlüysen, köklerin dağları ve denizleri sarmış demektir. Eğer güçsüzsen, ne yaparsan yap, köklerini öteki dünyada kurumaya bırakıp kaçmışsın demektir. Burada sana su da verseler, ki vermeyeceklerdir, senin kuruyan bahçelerini yeşillendiremeyecektir. Çünkü onlarsız sen sadece, güçlü olanların izin verdiği kadar yaşayabilirsin. İnsan susuz ya da oksijensiz yaşayabilir mi?

Anne, babaannem neden Arapça konuşuyor?

Çünkü biz Arap’ız kızım.

Ne alakası var ya? Ben burada doğdum. Sen de babam da babaannem de! Nasıl Arap oluyoruz?

Büyük büyük dedelerimiz oradan gelmiş zamanında. Bunları konuşmak için henüz küçüksün. Hadi uyu, yarın okul var.

Sabah serviste okula giderken, başımı cama yaslayıp dün gece annemin dediklerini düşünmüştüm. Nasıl olabilirdi bu? Annemle babam da kendi aralarında Arapça konuşuyorlar mıydı acaba? Ben ve kardeşlerime hiç Arapça öğretmemişlerdi. E her sabah okulda andımızı okumuyor muyduk; “Türküm, doğruyum, çalışkanım.” diye? Ülkemizi kurtaran Atatürk’ü her zaman minnetle ve sevgiyle anıp açtığı yoldan yürümüyor muyduk? Annem ve babam hatta tüm ailem sıkı bir Atatürkçü değiller miydi? Hepsinin cevabı evet değil miydi? Evetti. O zaman biz Arap olamazdık ki, biz Türk’tük. Annem sanırım benimle dalga geçmişti. Akşam bu konuyu babamla konuşacaktım. O bana her zaman doğruyu söylerdi. Ayrıca küçük falan da değildim. Yakında liseye gidecektim.

Servis okula girdiğinde tüm bu düşünceler aklımdan gitmişti. Ta ki arkadaşlarımla birlikte, okulun bahçesinde sıraya girip andımızı okuyana kadar. O gün, daha bir coşkuyla ve bağırarak okumuştum andımızı; TÜRKÜM!

Okul çıkışı eve gittiğimde, babamın gelmesini sabırsızlıkla beklemiştim. Nihayet kapı çaldığında, koşarak kapıyı açmıştım. Babam, bendeki heyecana pek bir anlam verememişti. Yemeğimizi yiyip televizyonun karşısına kurulduk. Her akşam yemekten sonra içtiği iki duble rakısını bitirmesini sabırsızlıkla bekledim. Planım, rakısı bitip odasına uyumaya geçtiğinde, iyi geceler dilemek için girip, aklıma o an gelmiş gibi sorumu yöneltecektim.

Baba biz Arap mıyız?

Evet kızım, nereden geldi şimdi aklına?

Babam uyumadan önce her akşam yaptığı gibi saçlarını tararken gülümseyerek bakmıştı bana. “Nereden geldi şimdi aklına?” Hiç bozuntuya vermemiştim.

Bir yerden gelmedi, zaten biliyordum. Öylesine sordum.

Peki, öyle olsun. Başka öylesine sormak istediğin bir şey var mı?

Arabistan’da da evimiz var mı?

Babam bu sorumun ardından hiç beklemediğim bir şekilde yüksek bir sesle kahkaha attı. Sonra şaşkın şaşkın utanarak baktığımı görünce, bir açıklama yapmak zorunda olduğunu hissetti.

“Yok kızım o öyle değil. Sanırım yanlış öğrenmişsin. Aslında hata bende. Belki önceden sana bahsetmeliydim fakat bizler yıllar önce asimile olmuş Nusayrileriz. Aslında tam olarak öyle de değil de nasıl anlatsam, bir sürü rivayet var, sen en iyisi şöyle bil, büyük büyük büyük dedelerimiz savaş zamanı şimdinin Suriye taraflarından çıkıp buraya yerleşmişler. O zamanlar Osmanlı hakimmiş oralara. Osmanlı yıkılınca Atatürk’ün desteği ile buralarda huzurla ve her türlü imkân sağlanarak yaşamaya devam etmişiz. Sen kafanı böyle şeylere takma. Hem Atatürk ne demiş? Ne mutlu Türküm diyene! Bu sözün anlamını ve değeri çok iyi anladığımız için yıllarca huzur içinde yaşamışız ve yaşamaya devam ediyoruz.”

Asimile, rivayet, Nusayri, Osmanlı, Suriye? Babama çok iyi anladığımı söyleyip, kafamda bilmediğim kelimelerin anlayamadığım cümleler oluşturduğu yeni bilgiler ile odama gitmiştim. Köklerime olan yolculuğum, bitmek bilmez merakım ve ırklarla ilgili farkındalığım o gece filizlenmişti.

Annemin dediği gibi o zamanlar küçük olduğum için araştırma nasıl yapılır, ne okumam lazım hiç bilmiyordum. Biraz daha büyüyene kadar etrafı gözlemleyebilecektim sadece. Biz ve onlar diye bir kavram oluşmuştu beynimde. Otomatik olarak hayatın akışındaki normal şeyleri beynimde açtığım iki kutucuktan biri olan onlar kutusuna koyuyor, anormal gelen şeyleri de biz kutusuna koyuyordum. Farkındalığım müthiş artmıştı. Mesela arkadaşlarımın evinde yemek yerken dolmanın içinde bizde olduğu gibi nohut olmadığını fark etmiştim. Bizde nohut konuluyordu. Mesela bizim evlerimizde buzdolaplarının üstünde, üst üste konulmuş çıtır tandır ekmekleri duruyordu. Islatıp yiyorduk. Onlarda böyle bir şey yoktu, marketten alıyorlardı ve adına da yufka ekmeği diyorlardı. Dini konularda ise benim ailem çok dindar olmadığı için farklılıkları çok sonra fark edecektim. Babaannem ve anneannemler aralarında Arapça konuşuyorlardı. Annemle babam ise bizden gizli bir şey konuşmak istediklerinde araya birkaç kelime Arapça serpiştiriyorlardı. Artık her şeye dikkat ettiğim için fark edebiliyordum. Bir gün anneannemlerde otururken çok ilginç bir olay dinlemiştim. Ben çok daha küçükken, dedem yaşıyorken anneannemlerin kapısı çalınmış. Açtıklarında ise karşılarında dört çocuklu bir Suriyeli aile görmüşler. Dedem, buyurun kime geldiniz diye sormuş, onlar da Suriye’den gezmeye geldiklerini, otelde kalacak paraları olmadığını, kendilerini misafir edip edemeyeceklerini sormuş. Mahallenin bakkalı, şu ev sizi geri çevirmez bir sorun isterseniz demiş onlar da şanslarını denemek istemiş. O aileyi dedemler bir hafta misafir etmiş. Aynı dili konuştukları için de anlaşmak kolay olmuş. Bir haftanın sonunda da helalleşerek ayrılmışlar. Annem; “Ay şimdi olsa mümkün değil, kapıyı bile açmam.” deyip kahve yapmaya kalkmıştı. Şimdi ne değişmişti ki? O zamanlar anlamamıştım. Anneannemin anlatırken getirip orta sehpaya koyduğu fotoğraflara baktım. Bizimkilerle misafirleri, aynı karede mutlu mesut gülümsüyorlardı. Bir fotoğrafta, annem ve kardeşleri dahil, sadece çocuklar vardı. Misafir çocuklar ve annemler yaklaşık dokuz çocuk, ellerinde pamuk şekerlerle bakıyorlardı fotoğrafta. Suriyeli aile, döndükten sonra hem teşekkür amaçlı hem de anı kalsın diye posta ile fotoğrafları göndermişlerdi. Zarfın üzerinde; “Mohammed Alkhatib” yazıyordu. Kahveler gelince, fotoğraflar kaldırıldı. Benim aklımda ise pamuk şeker yiyen çocuklar kalmıştı.

Farklılıklarımızın içinde huzurla büyürken, yıllar içinde gördüm ki oturduğumuz şehirde sayımız inanılmaz fazla idi. Bazıları bizden bahsederken bize fellah, Arap ya da minnina diyorlardı. Ya da bir ortamda bizimkiler birini gösterirken kaş göz yapıp; “Bu da bizden” diyordu. Küçüklükten beri gördüğüm ve şimdiye kadar hiç değişmeyen şey ise bizimkilerin çok sağlam Atatürkçü ve vatansever oluşuydu. Bununla gurur duyuyordum.

Yıllar su gibi akıp geçti, lise bitti. Üniversiteye, kazandığım hukuk fakültesine gitmek için gün sayıyordum. Daha büyük bir şehre tek başıma gidip, ailemden uzak yaşayacaktım. Bu beni çok korkutsa da aynı zamanda heyecanlandırıyordu da. Huzur içinde geçen yıllarım üniversitede kaybolmuştu. İnsanlar büyüdükçe acımasızlaşıyor, ayrışıyordu. Tanışırken öncelikle herkes birbirine memleketini soruyordu. Önce, geldiğin memlekete göre ayrıştırılıyordun. Ön yargının ilk şartı memleket sormaktı. Ben memleketimi söyledikten sonra genelde hep şu soru geliyordu; “Fellah mısın?” Önceleri evet diyordum ama sonra dışlandığımı fark edince hayır demeye başlamıştım. Dışlanmak benim için yeni ve acıtan bir duygu olmuştu. Fakat şunu görmüştüm ki dışlanan sadece ben değildim. Herkes bir şekilde dışlanıyor, insanlar ayrışıp kendilerine seçtikleri toplulukta yeni bir çevre kuruyorlardı. Tıpkı ilk çağlardaki gibi koloniler kurup birbirimizle savaşıyorduk. Tek değişen savaşın şekliydi. Türk, Kürt, sağcı, solcu, feminist, faşist, ülkücü, eşcinsel, zengin, fakir akla gelemeyecek kadar çoktu ayrışma şekilleri. İnsanlar sırf bu sebepler yüzünden birbirini kırıyor, kavga ediyor ve sanki bundan zevk alıyor gibiydi. Önemli olan ötekilerden güçlü olabilmekti. Güçlüysen her türlü hakkın vardı. Bana bu çok zalimce geliyordu. Bu sebeple etrafımda çok az arkadaşım vardı. Bu anlamsız savaşın ve bu zalim dünyanın bir parçası olmak istemiyordum. Çok sonradan öğrenecektim ki sırf bu sebepten ötürü bazıları beni; “Apolitik ve korkak” olarak ayrıştırmıştı. Gülüp geçmiştim. Kendimi derslerime vermiştim, geriye kalan zamanlarda ise kütüphanede vakit geçiriyor bol bol okuyordum. Kütüphane bana cennet gibi geliyordu. Kahvemi alıp saatlerce okuyordum. Yıllar önce babamın bahsettiği Nusayrilik ile ilgili onlarca kitap okumuştum.  Bir sürü kaynak vardı. Bazı kaynaklara göre biz, Horasan Türkleriydik, bazılarına göre Eti Türkleri. Bazıları, zamanında Mısır ordusunun Arap askerlerinin bir bölümünün dönmeyip, çiftçilik yaptıklarını ve bizim de onlara uşaklık yaptığımızı Arapça’yı bu sebeple öğrendiğimizi yazıyordu. Fellah da çiftçi anlamına geldiği için bu biraz gerçekle örtüşüyordu. Gerçeği belki hiçbir zaman öğrenemeyecektim belki ama açıkçası zaman geçtikçe bunun hiç önemli olmadığının bilincine erişiyordum. Dünyanın her yerinde yapılan ırkçılık bana aşırı saçma geliyordu. Saf ırk diye bir şey zaten olamazdı. Bu sebeple ırkçılık, bana hasta beyinlerin arkasına sığındıkları bir ötekileştirme savaşıymış gibi geliyordu.

Üniversite yıllarım boyunca çok az edindiğim arkadaşlarım arasında Filistinli dostlarım da vardı. Pek inanan biri değildim ama bir araya geldiğimizde bana sürekli İslam’ın güzelliklerinden bahsederlerdi. Saygıyla dinlerdim. Çünkü neticede inanan ve inanmayan olarak ayrışmak en tehlikeli şeydi. Filistinliler olarak İsrailliler tarafından nasıl haksızlığa uğratıldıklarını, nasıl işkencelere maruz kaldıklarını anlatırlardı. Üzülerek dinlerdim. Mezun olduktan sonra ise tesadüfen, sahiplerinin Yahudi olduğu bir hukuk danışmanlık firmasında iş bulmuştum. Orada çalıştığım süre boyunca da onlardan, yaşananları farklı bir taraftan dinleyip, iki tarafın da aynı topraklarda, birbirlerinden nasıl böyle uzaklaşıp kutuplaştıklarını görmüştüm.

Bazı güçler, ellerinden gelse maalesef insanların içinde barındırdığı farklılıkları kullanıp menfaat için dünyayı tersten bile döndürürlerdi. Zaman ileri gidiyor, çağlar değişiyor ama bu değişmiyordu.

Bulduğum geçici işten ayrılmış, stajyer avukatlığımı tamamlamış, ruhsatımı almıştım. Şimdi memlekete dönme zamanıydı. Adliyenin karşısındaki bir apartmanın ikinci katındaki kiralık evi tutup, ofise çevirmiştim. İşimi severek yapıyordum. Memleketimde ve ailemin yanında olmak bana tanımlayamadığım bir güç veriyordu.

Akşam yemeklerimizde âdettendir hep haber kanalları açılırdı bizim evde. Bu bir nevi işkence metoduydu bence. İşten yorgun argın gelip, acıkan bünyelerimizi doyururken sohbet edip ruhumuzu da besleyeceğimize, tam tersi haberleri açıp, midemizi yemekten çok, dert ve tasa ile şişiriyorduk. Suriye’de savaş çıkacaktı. Ülkemizin asker göndermesi söz konusuydu hatta ve hatta savaştan dolayı ülkeyi terk etmek isteyen mültecilerin, bizim ülkemize gelmesi söz konusuydu. Son lokmasını yutup, suyunu tazeleyen annem;

“Yok daha neler? Bir mültecilerimiz eksikti. Ayrıca askerimizin orada ne işi var?” dedi. Babam ise bu çıkışa sadece, ‘bakalım başımıza neler gelecek’ bakışını atarak sessizce cevap verdi. Küçük kardeşim ise; “Ay bizim ülkemizi de karıştıracaklar.” dedi. Ben ise, birden birleşmiş milletler masasına dönen soframızda sessizce oturup, aile üyelerimin tıpkı katılımcı ülke sözcüleri gibi yaptıkları yorumları dinliyordum. İşim gereği dinlemeye o kadar çok alışmıştım ki, neredeyse konuşmayı unuttuğum zamanlar oluyordu. Tam o sırada annem bana dönüp; “Sen ne dersin, gelmeleri doğru mu? diye sordu. Hazırlıksız yakalanmıştım. Ağzımda çiğnediğim son fasulye tanesini de yutup; “Bilmem, bekleyelim görelim.” diyebilmiştim.

Kısa zaman içerisinde de görmüştük. Askerimiz bölgeye, oradaki halkın güvenliğini sağlamak için gitmişti, savaştan kaçan halk da mülteci olarak ülkemize gelip her bölgeye yavaş yavaş yerleştirilmişlerdi. Ülke her zamanki gibi görüş ayrılığına düşmüştü. Bazılarımız hiç karışmamaktan yanaydı çünkü şehit haberleri geliyordu ve bu hepimizi üzüyordu. Bazılarımız ise, onların yerinde biz de olabilirdik, yardım etmeliyiz mantığındaydı. Bu görüş ayrılığı aslında tüm dünya ülkeleri için aynıydı.  

Gelenlerin bazıları ülkemize uyum sağlıyor, sorun çıkartmadan yaşıyor, bazıları ise adım atsa sorun çıkartıyordu. Bu sebeple insanlar rahatsız oluyor, onlardan korkuyor ve hepsinin geri gitmesini istiyorlardı. Sosyal medyada günlerce “Mülteci istemiyoruz”, “Ülkemde Suriyeli istemiyorum” başlıklı paylaşımlar yapılıyor, gerçekten çaresi olmadığı için savaştan kaçmış sığınmacıları da zan altında bırakıyorlardı. Büyük çoğunluğun gözünde hepsi birer potansiyel suçluydu. Gerçekten suçlu olanlar da vardı. Gerçekten suistimal edenler de.

Ülkemin gündeminde bunlar olurken, ben çalışmaya devam ediyordum. O gün küçük kardeşimizin doğum günüydü ve ortanca kardeşimle birlikte ona hediye almaya çıkacaktık. Sabah evden beraber çıkıp ofise geçtik. Bitirmem gereken acil işlerim vardı. Ben onlarla uğraşmaya başlamışken kardeşim de kahvelerimizi yapmak için mutfağa geçmişti. Gelen postalarıma bakarken barodan gelen bir yetkilendirme dikkatimi çekti. Bu kadar davanın içinde bir sen eksiktin diye geçirdim içimden. Önceliğimi diğer işlere verip içeriğini okumayı sonraya bıraktım. İkinci kahvelerimizi içerken işlerimi hafifletmiştim. Kardeşim de sıkılıp söylenmeye başlamıştı. Şu dosyaya da bakayım çıkalım dedim ve barodan gelen dosyayı açtım. “Hadi buyur” diye istemsizce sesli düşünmüştüm.

Hadi buyur!

Ne oldu abla?

Barodan bana bir dava atanmış. Suriyeli bir mültecinin hırsızlık davası.

Hayda! Bunlar çok olmaya başladı artık. Nereden geldilerse oraya geri gönderilmeleri gerekir!

Senin geldiğin yerden geldiler kardeşim. Zamanında senin geldiğin yerden.

Ne alakası var abla?

Nasıl ne alakası var, öyle işte. Hatta gelenlerin birçoğu da Nusayri. Bizden yani.

Şaka mısın abla? Biz ülkemizden mi kaçtık? O zamanın şartları herkes için eşitti, biz de buraya yerleştik.

Nereden biliyorsun? Kaldı ki haklı bile olsan bu zamanın şartları görüyorsun ki herkes için eşit değil. Zamanında senin için de böyle söylüyorlardı belki. Geldikleri yere gitsinler denilip kovulmak hoşuna gider miydi?

Abla onlarla biz bir miyiz Allah aşkına?

Ah benim kardeşim, ötekilikten asimile olup şimdi ötekileştirdiğin insanlarla sen aynısın evet. Yalnız sen değil, tüm dünya insanları olarak aynıyız. Sadece farklılaştırıldık, ayrıştırıldık, aramıza sınırlar çizildi. Böyle böyle insanlığımızdan uzaklaştırılıp yabancılaştırıldık birbirimize.

Ay neyse ablacım, hadi işini bitir de çıkıp alalım hediyemizi. Daha pasta siparişi vereceğiz.

Konuyu uzatmadan, dava dosyasını sonra okumak için kapattım ve dünyada hiç acı yaşanmıyormuşçasına alışverişimizi yaptık, gezdik, tozduk eve döndük. Akşam da güle oynaya küçük kardeşimin doğum gününü kutladık ailecek.

Ertesi sabah ofise gidene kadar dava aklımdan çıkmıştı. Her zamanki sabah rutinimi tamamlayınca dava dosyasını açıp dikkatlice okudum.

Olay organize sanayi bölgesindeki bir atölyede geçiyordu. Ucuz işçi çalıştırmak isteyen uyanık bir patron, atölyesini Suriyeli işçilerle doldurmuştu. Hiçbirinin sigortası yoktu ve içlerinden biri, hırsızlıkla suçlanıyordu. Atölyede yapılan tahta paletlerden yirmi beş tanesini çalıp sattığını söylüyordu patronu. Fakat bu sadece bir beyandı, delil yoktu, ispat yoktu. Muhtemelen, bu işçileri sigortasız çalıştırdığı için korkup şikayetini geri çekmişti ama kamu davası açılmıştı bir kere. Artık dönüşü yoktu ve Suriyeli genç de karakolda kendisinden şikayetçi olmuştu. Beni, bu Suriyeli gencin avukatı olarak atamışlardı. Garip hissediyordum. Öncelikle çalıp çalmadığından emin olmak istemiştim. İçimden istemsiz olarak onun masum olduğunu dileyen bir dilek geçmişti. Çantamı alıp, ikamet olarak gösterilen adrese doğru yola çıktım. Bu kısa yolculuğu, sanki geçmişime doğru yapıyordum. Farklı duygularla yol alırken, ne ile karışılacağımı bilmediğimden dolayı da hafif korkmuyor da değildim. Elimde yazan adrese göre, mahalleye varmıştım. İki katlı, renkli boyalı evlerin, dar sokakların bulunduğu bir mahalleydi. Herkes sokaktaydı. Çocuklar oradan oraya koşturuyor, yaşlılar kapıların önüne koydukları sandalyelerde oturup oradan oraya koşturan çocuklara bağırıyorlardı. Aslında herkes bağırıyordu. Arabamı park ettim. Elimde adres, tek tek evlerin numaralarına bakıyordum. En sonunda bulmuştum. Kapıyı çalmak isterdim ama kapı zaten aralıktı, Önce içeri başımı uzatıp baktım, avluda kimseyi göremeyince, girmiş bulundum. Tam pişman olmuş geri çıkacaktım ki içeriden bir kadın çıktı. Yarım örtülmüş başı, çökmüş göz altları ve korkmuş gözlerle bana bakakalmıştı. Benim de ondan geri kalır bir yanım yoktu, ben de öyle ona bakıyordum. Sessizliği ilk o bozdu;

Ehlen ve sehlen ya kızım.

Bunun anlamını biliyordum. Babaannem onu ziyarete gittiğimizde söylerdi Arapça’da hoş geldin demekti. Fakat buna verecek bir Arapça karşılığım yoktu. Bir anda hata yaptığımı anladım. Dil bilmeden ne konuşmayı planlıyordum acaba burada? Çok az bildiğim kulaktan dolma aklımda kalan kelimelerde nasılsın demek de vardı. Dökülüverdi ağzımdan;

Keyf haluk inşallah?

Bu da nasılsın demekti. Kadın cümlemi duyar duymaz koşup boynuma sarılmıştı. Ben ne olduğunu anlamamış, şok geçiriyordum. Kadının neden koşup sarıldığını ve ağlamaya başladığını çok sonradan anlamıştım. Karşısında onun gibi biri vardı, dilini bilen, ondan olan, ötekilerden olmayan, zararsız ve onun için gelen. En azından o öyle algılamıştı o an. Biz birbirimize sarılı haldeyken konuşan bir erkek bu anı sonlandırmış, kadının evden çıkan kişiye heyecanlı heyecanlı bir şeyler anlatmasına vesile olmuştu. Bu o olmalıydı. Bana sorgulayan gözlerle baktı, uzaktan. Sonradan annesi olduğunu öğrendiğim kadından farklı olarak o, Türkçe biliyordu.

Kime geldiniz?

Ben Said Bey ile görüşecektim. Adana Barosu’nun kendisi için görevlendirdiği avukatım ben.

Çocuğun yüzü aydınlandı bir anda. “Benim” dedi. “Siz nereden biliyorsunuz Arapça?” diye sordu. “Arabım ben.” dedim. “Çok eski hikâye…!”

Oturup konuştuk, yarım yamalak Türkçe ile bana olanları anlattı. Patronunun oğlunun, paletleri arkadaşına sattığını, suçu kendisine attığını paletlerin nerede olduğunu, kime satıldığını hepsini gösterebileceğini söyledi. Biz sohbet ederken, o fakirhanede mutfakta ne var ise ikram olarak önümüze geldi. Annesi daha fazla kendini hırpalayıp evde ne var ne yok önüme sermesin diye konuyu ve yapmamız gerekenleri detaylandırmadan kalktım. Yarın onu ofisimde bekleyecektim. Evden ayrılıp ofise geçtim. Masum olduğunu söylüyordu ve ben az çok insan sarrafı isem, masumluğuna inanıyordum.

Dosyayı incelerken bir şeyler sürekli aklımı kurcalıyordu. Hani olur ya bir şeyleri gözden kaçırırsınız ama o şey sürekli gözünüzü tırmalar. Dosyayı, tarafları ve olay örgüsünü defalarca gözden geçirdim. Yok bulamıyordum. Her ne ise elbet karşıma çıkacaktı. Paltomu giyinip, ışıkları kapattım ve çıktım. Evde her zamanki gibi yemeğimizi yiyip odalarımıza çekildik. Ben odamda çok sevdiğim polisiye kitabımı okurken annem içeri girdi. Elinde, babamla kendisinin fotoğrafı, suç işlermiş gibi sessizce; “Yarın evlilik yıldönümümüz, bu fotoğrafı çerçeveletir misin? Babana sürpriz yapacağım.”

“Olur anneciğim tabii ki” derken beynimde şimşekler çaktı ve ayağa fırladım. “İnanmıyorum, bu olamaz!” diye bağırdım. Annem şaşırmış, ne oluyor dercesine kocaman gözlerle bana bakıyordu.

Ne bağırıyorsun kızım?

Çabuk giyin anne, hemen çıkıyoruz!

Nereye ayol bu saatte?

Anneanneme gidiyoruz.

Niye bir şey mi olmuş anneannene ay Allah’ım korusun!

Hayır anne, öyle değil, hadi hemen çıkıyoruz.

Anneanneme arabayla beş dakika mesafede oturuyorduk, yolda annemin sorularının ardı arkası kesilmemişti ama ben kesinleştirmeden bir şey söylemek istemiyordum. Anneannem henüz uyumamıştı. Bizi o saatte karşısında görünce şaşırdı elbet ama annem durumu idare etti de biraz kendisini lafa tuttu. Yok kahve içmeye çıkmışız da çıkmışken onu göresimiz gelmiş de… O böyle şirinlikler yaparken ben içeri gidip eski fotoğraf albümlerini çıkartmıştım bile.

İşte oradaydı. Zarfıyla birlikte orada duruyordu. Yanılmamıştım. Zarfın üzerinde yazan isim Mohammed Alkhatib, müvekkilimin dedesiydi. Bugün konuştuğum o genç, annemin yıllar önce evinde oynayıp birlikte pamuk şeker yedikleri çocuklardan birinin oğluydu. Dava dosyasındaki baba ismiyle, fotoğrafların arkasında yazan çocukların isimlerinden biri aynıydı.  Zarfı, içindeki fotoğraflarla birlikte çaktırmadan çantama atıp, anneme hadi bakışı attıktan sonra oradan ayrıldık. Tabii annemin artık sabrı kalmamıştı, bu yüzden yolda tüm olanları anlattım.

Ay tesadüfe bak. Yazık çok üzüldüm şimdi. Neler çektiler acaba bunca yıl, nasıl sürüklendiler buralara böyle çoluklu çocuklu.

Daha düne kadar ne işleri var burada, gelmesinler, istemiyoruz bunları demiyor muydun anne?

Evet diyordum ama bunlar aynı mı? Bak dağıldım şu an tesadüfe bak gerçekten inanamıyorum!

Ertesi gün ofise gittiğimde dört gözle müvekkilimi bekliyordum. Sonuçta isim benzerliği olabilirdi. Fotoğrafları ona gösterip teyit ettirecektim. Yıllar önce dedemlere tanrı misafiri olarak gelen aile olsun olmasın, ben bu aileye yine yardım edecek, yine elimden geldiğince yanlarında olacaktım. Herkese, tüm insanlığa aynı anda faydam dokunamazdı ama elimden gelen ne ise onu yapabilirdim.

Öğlene doğru kapım çaldı. Ürkek adımlarla içeri girdi ve karşıma oturdu. Birkaç havadan sudan sohbetten sonra konuya hiç girmeden fotoğrafları onun önüne koydum. Değişen bakışları ve genişleyen alnından sonra hiç şüphem kalmamıştı. Karşımda oturan genç bu ailenin torunuydu.

Bir çırpıda anlattım ona her şeyi, anlatırken hem ben ağlıyordum hem de o ağlıyordu. Kalkıp bana sarıldı. Yıllar önce tanrı misafiri olarak gelenler, şimdi istenmeyenler ve dışlananlar olmuşlardı. Yıllar önce tatile geldikleri ülke, şu an onlara sığınılacak bir liman olmuştu ama o limanda düşmanca bakılanlar olmuşlardı. Köklerinden, evlerinden, huzurlarından kopup buralara sürüklenmişlerdi.

Mahkemeyi kazanmıştık. Suçsuz olduğunu delillerle ortaya koymuştuk. Onu yanıma almıştım. Ofis işlerinde bana yardımcı oluyor ve daha insani şartlarda çalışıyordu. Annem, akşam yemeği için tüm ailesini yemeğe çağırmıştı.

Babamla babası Arapça konuşup anlaşmaya çalışıyor, daha az Arapça bilen annem ise annesi ile beden diliyle iletişim kurup anlaşmaya çalışıyordu. Anneannemi de çağırmıştık. Herkesten ayrı o, gözleri nemli dinliyordu konuşmaları… Yemek neşe içinde yenmiş, onlar için ne yapabileceğimiz konuşulmuş, yıllar önce yaşanan o bir hafta anılmıştı.

O yıllarda anneannem ile annem konuşurken, annemin söylediği cümle geçti aklımdan;

“Ay şimdi olsa mümkün değil, kapıyı bile açmam.”

Doğruydu, açmazdı. Hangimiz cesaret edip açabiliriz ki şimdi?

Yaşanan felaketler, insanlık üzerine oynanan adi oyunlar, değişen şartlar, hepimizi birbirimizden nefret eder hale getirdi. Bunun en büyük sebebi ise bu çarka alet olup kötü olmayı seçen insanlar oldu.

Dil, renk, din, ırk veya her ne ise… Bunlar bizi ötekileştiren şeyler oldu. Aslında insanlığın ayrımını yapabilmesi gereken tek şey vardı; “İyilik ve kötülük.”

Şimdilik kötülük kazanmış olarak gözükebilir. Fakat ben, eninde sonunda, insanlar biraz kalbinin sesini dinlemeyi öğrenirse, bu kötü dişli çarka bir dur diyebilirse, bir gün iyiliğin kazanacağına inanıyorum. Sevginin dilinin kullanıldığı öteki bir dünya mümkün. Yeter ki inanalım.


İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.