İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Okur musun, Yazar mı, Yoksa Rüya mısın, Gerçek mi: Yaşayanlar ve Diğerleri

Yazan: Damla Karakuş

Eleştirmenler onu J. M. Coetzee ile Gabriel García Márquez’in karışımı bir yazar olarak kabul ediyor ve gelecekte Nobel almasına da kesin gözüyle bakıyor. Portekizli yazar Jose Eduardo Agualusa’dan söz ediyorum. Türkçede ilk kez 2019 yılında Pegasus Yayınları tarafından yayımlanan Bukelemunlar Kitabı adlı romanıyla yer almış. Ben kendisini bu yılın başlarında Timaş Yayınları’nın yayımladığı Unutmanın Genel Teorisi’yle tanıdım. Bir bardak su içer gibi dupduru okuyuşum hâlâ hatırımda. Şimdi ise size Agualusa’nın yine Timaş Yayınları etiketiyle raflarda yerini bulan üçüncü kitabı Yaşayanlar ve Diğerleri’nden bana kalanları aktaracağım. Bu güzel kitabı dilimize kazandıran, daha önce yine Portekizce ve İspanyolcadan çevirdiği kitaplarla tanıdığımız Bengi De Sa Matos Paixao. Ve çok güzel bir karşılaşma da var romanda. Unutmanın Genel Teorisi’nden bir karakter olan Daniel Benchimol, bu hikâyede de çıkıyor karşımıza…

“Her şey böyle başladı: Gece, şimşeğin muazzam ışığıyla parçalara ayrıldı ve ada kendini dünyadan kopardı. Bir dönem bitti, diğeri başladı. O anda hiç kimse bunun farkına varmadı.” (Giriş)

Agualusa, daha kalemiyle tanışmadan önce beni kitaplarının adıyla çekmişti. Sonra da kitaplarının başlangıçları geldi. İlk kitabını okumadım, ancak üçte iki de fena bir oran değil. Böyle etkileyici başlangıçlar hep ilgimi çekmiştir. Hikâyeden bağımsız gibi durur ve bir yandan da her şeyiyle ona aittir. Romanın büyüsü, tertemiz bir sayfasının ortasına yazılmış bir iki cümleyle kendini gösteriyorsa, o kitap elinden düşmüyor insanın. Unutmanın Genel Teorisi’nin yeri bende hep başka olacak, ama Yaşayanlar ve Diğerleri de tam olarak bunu yaptı. Birden fazla kitabı bir arada okumak uzun zamandır alışkanlıklarım arasında ve çok az kitabı kenara bırakıp bir başka hikâyeden yaşama devam ederim. İşte burada anlatmak istediğim de tam olarak böyle bir şey.

Agualusa, kitabın sonuna eklediği “Teşekkürler, Notlar ve Bir Uyarı” bölümünde, Yaşayanlar ve Diğerleri’ni, 2012 yılında ilk kez yayımlanan “O Construtor de Castelos” (Kale Mimarı) adlı kısa öyküden yola çıkarak yazdığını belirtiyor. Ayrıca Muhipiti olarak da adlandırılan Mozambik Adası’nın yüzyıllardır şairleri ve yazarları büyülediğini ve adaya gelerek derlediği hikâyelerden bu romanı oluşturduğunu da söylüyor. Bu bilgileri de sizinle paylaşmadan hikâyenin içeriğinden söz etmek olmazdı. Bir de nerede yer bulacağına bir türlü karar veremediğim bir alıntım var. Paylaşmadan öylece vazgeçmek de bir seçenekti tabii, ama bunu istemiyorum. Bazen hayatta da bazı şeyleri hiç sebepsiz yere ya da sayısız sebeple yaparız ya şimdi paylaşacağım alıntıyı da öyle sayalım mı?

“Yakınlık, cennettir –aynı zamanda cehennem. Biz, henüz tanışmadığımız kişilere âşık oluruz. Aşk, yakınlık devreye girdikten sonra şehvetin başına gelen şeydir. Tabii şanslıysak.” (Sayfa 9)

Agualusa’nın romanlarında en sevdiğim şeylerden biri okurunu, kahraman ve kötü adam arasında bir çizgiye taşıyıp, ona orada bir düşünce alanı açması. O alanın size ait olduğuna ikna olmanız hiç zor olmuyor. Ama şimdi burada, oraya giden yol için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Kendinize açılmış bu alanda gezinebilmek için yavaş bir okuma yapmanızı tavsiye edeceğim. Çünkü 272 sayfa gibi ideal bir kalınlıkta olan bu kitap, çok kahramanlı ve çok karakterli girift bir hikâyeye sahip. Yazar, bu kitabında kendine mekân olarak Afrika’da bir adayı seçmiş. Roman, Mozambik Adası’nda dinmeyen yağmurun, çakan şimşeklerin, bir esip bir duran fırtınanın, önce elektriğin, ardından da adanın dünyayla iletişimin kesildiği altı günde geçiyor. Şiddetli bir fırtınanın ardından bir edebiyat festivali bahanesiyle bir araya gelen bir grup Afrikalı yazar, adanın büyülü güzelliğinde işte bu şartlarda mahsur kalıyor. Yazarlar, adada her bir sokakta, belki bir köşe başında kendi hayal ürünü kahramanlarıyla karşılaşmaya başladıklarındaysa, hep birlikte bir başka boyuta geçiyoruz. Agualusa, bu işi gerçekten çok iyi yapıyor. Her bir kahramanın duygusu, bizim ağzımızda atıyor.

Agualusa’nın daha ilk sayfada okura seslenişini alıntılayarak başladım. Beni çok etkileyen bu başlangıç cümlelerine romanın birkaç yerinde daha rastlıyoruz. O yerlere geldiğinde yüzünüze istemsiz bir muzip gülümseme yerleşirse içinizden bana bir selam gönderin olur mu; ben sizi duyarım. Neyse dağılmayayım tabii. Birkaç yerde daha karşılaştığımız bu cümlelerle yazar, yazarların bir festival için geldiği adayı okurun zihnine öylece seriyor; sıradan ve titiz. Ada halkının sorunları ile festivale katılan yazarlarınkini aynı anda anlatan yazar, okuru da o adaya çekerek tartışmaların içine almayı başarıyor. Eğer küçük ve emin adımlarla yürüyorsanız gerçekten bir tartışmanın merkezine konumlanıp, kendinizi sorunların çözümünü düşünürken bulabilirsiniz.  

Kitap, edebiyat festivaline gelen yazarların kendi aralarındaki atışmalarla başlıyor. Onlar geldikleri yerden, yani kendi coğrafyalarından hoşnut değiller. Şiirine şiir katanlar, yazamayan şairler, ortadan kaybolanları yazan gazeteci yazarlar… Giderek konuşmalar birbirlerinin yazı yolculuklarına odaklanmaya başlıyor. İyi yazanlar, ivedilikle yazanlar, korkularını yazanlar, dünyayı değiştirmek için yazanlar ve affetmek için yazmak durumunda kalanlar da konuşuyor kitapta aynı zamanda. Tabii ki Maputo’da, yani adanın başkentinde yaşam anlatılıyor; yaşayanlar ve diğerleri, bağımsızlığını yeni kazanan ada yaşayanları ve adaya kısa süreliğine gelenler konuşuyor kitapta. Demiştim size; hikâye oldukça kalabalık. Okurken elimde hep renkli bir kuru boya kalemim vardır. Her kitap için bir başka renk seçerim. Bu hikâyenin rengi maviydi mesela; okyanus mavisi. Ancak hikâye böyle çok katmanlı olduğunda tek başına bir renk yetmiyor. Paragraflar, yanına yamacına notlar istiyor. Yaşayanlar ve Diğerleri’nde de durum buydu; renkler yetmedi. Olur bazen, renkler yetersiz kalır. Hikâyelere yine onlardan türeyen sözcükler eşlik eder…

Hikâyelerin en can alıcı noktalarından biri mekânların tanımlanışı olsa gerek. Karakterlerden organizasyonu düzenleyen ve aynı zamanda adada yaşamaya başlayan Daniel, eşi Moira’nın doğduğu ve büyüdüğü adayı şöyle tanımlıyordu:

“Camões, Alberto de Lacerda, Rui Knopfli, Luís Carlos Patraquim, Nelson Saúte ve daha birçoğu. Hepsi, küçük şehirde birbirine karışan insanların tarihî geleneğini yüceltiyordu. Araplar, Svahililer, Makualar, Portekizliler ve Hintliler yüzyıllar boyunca orada kök salmış; kimi Müslümanlar, kimileri animistler; Hindular, Hıristiyanlar ve hepsinden önemlisi ise onların ışıltılı karışımı.” (Sayfa 93)

Hikâyede üçüncü gün Einstein’ın şu sözleriyle başlıyor: “Michele bu garip dünyayı benden biraz önce terk etti. Bunun hiçbir anlamı yok. Bizim gibi fiziğe inanan insanlar geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki ayrımın sürüp giden inatçı bir yanılsamadan ibaret olduğunu bilir.” (Sayfa 98) Evet, yine bir başlangıç. Einstein, bu mektubu Michele Besso’nun ölümü üzerine kız kardeşine yazmış. Hikâyede böyle bir girişten sonra, bugün geçmişte yazılan kitaplar ile günümüz yazarlarının ellerinden çıkan kitapların karşılaştırılması ve nihayet kitaplığın nasıl düzenlenebileceği üzerinden bir tartışmanın içinde buluyoruz kendimizi. Tartışılanlar arasında dönemin ruhuyla ilgili olarak yasaklanan kitaplar da yerini alıyor. Kendimize dönüp bakıyor ve ülkemizde yasaklanan kitapların yasaklanma nedeni ile Afrika’dakilerin yasaklanma gerekçeleri arasında fark olmadığını da görüyoruz. Ve bu arada festival de artık başlıyor…

“Her roman, yeteri kadar iyi olduğu takdirde, kendinden önce yazılmış düzinelerce ya da yüzlerce esere övgü niteliği taşır. Ben kütüphanemi, hayatta olduğu gibi, yazarların milliyetlerine göre düzenlemem. İnsanlara nereli olduklarını sormam. Bilmek istediğim kim olduklarıdır. Tam da bu nedenle onlara ne okumayı sevdiklerini sorarım.” (Sayfa 101)

Yazar, bu bölümde adanın tarihini bir karganın izinden giderek anlatma yolunu seçiyor. Eve dönüşler hep kedilerin izinden olsun isteyen bir çocuk ruh olarak bu bölümün okuması beni ayrıca heyecanlandırdı. Benim gibi hissedenler olacağını biliyorum. Ve bu anlatımdan küçük bir alıntı paylaşmak istiyorum sizinle.

“Karga, üzerine konduğu Luís de Camões büstünden küçük meydana bakar. Orası onun bölgesidir. On beş yıl önce orada, kolonyal zamanlarda bir kumaş fabrikası olan, Hintli tüccarlara ait inanılmaz büyük bir evin harabalerinde dünyaya gelmişti. Bina, on dokuzuncu yüzyılın başlarında Minas Gerais’te, Portekiz krallığına karşı komplo kurduğu için Afrika’nın doğu kıyısına gönderilen Brezilyalı şair Tomás António Gonzaga tarafından eski bir camiin üzerine inşaa edilmişti. Şair, Muhipiti’de mutluluğu yakalamıştı. Zengin bir köle tüccarının, şiiri ve siyaseti küçümseyen, mutlu ve zarif kızıyla evlenmişti. İki oğulları olmuştu. Bugün birçok Mozambikli, şairin soyadını gururla taşımaktadır. Bir melezler topluluğu.” (Sayfa 103)

Yazarın bizimle paylaşmak istediği bilgilerden biri de adada iktidarın oluşumu. İktidarın ya da “erk” diyelim; erkin, niteliksiz erkeklerin marifeti ve sadece onların tekelinde olduğunu net şekilde açıklıyor bize.

Camilo Valente’yi ilk gördüğü zamanı hatırlar. Geleceğin İçişleri Bakanı o zamanlar on sekiz yaşından büyük olamazdı ve daha sonra pekiştirecek ve onu partinin temel direklerinden biri yapacak olan büyük erdemleri ve sağlam karakter bozukluklarını öngörmek mümkündü. Camilo’nun yaptığı, doğuştan gelen üç ya da dört niteliğini –kararlılık, cesaret, disiplin– belirli ahlaki kusurların, özellikle de dizginsiz 108 hırsın hizmetine sunmaktı. Niteliğe sahip olmayan erkekler nadiren bir tehlike arz ederler: Onlar yalnızca işeyaramazlardır. Kötülüğü güçlendirmek için belirli nitelikleri kullananlar ise tehlikelidir. Camilo, gizli mücadele sırasında en zorlu görevleri tereddütsüz yerine getiren iyi bir militan olarak öne çıkmıştı. Bağımsızlıktan sonra, devrimin tehlikeli sularında gezinmek gibi neredeyse sihirli bir yetenek geliştirmişti ve her zaman kazanacak olanların yanında durmayı başarmıştı.” (Sayfa 108)

Adada fırtına nedeniyle kesintiye uğrayan iletişim olanaklarının yanında, denizin altında kopan gürültü de roman boyunca kendini hissettiren bir giz oluşturuyor.

“Balıkçılar, fırtınalı alana girer girmez suyun altından yükselen seslerden bahsediyorlar. İlerlemekten korkmalarının nedeni rüzgâr ya da yağmur değil, –seslerden korkuyorlar. İlk önce bir tür ıslık sesi duyduklarını, ardından bir fısıltının, onun da ardından anlaşılmaz kelimelerin ve en sonunda da çığlıkların yükseldiğini söylüyorlar. Tüm bunlar tekneler ilerledikçe duyuluyormuş.” (Sayfa 113)

Burada “Yazın dünyasında gerçek, büyü ve büyülü gerçeklik nedir?” konulu bir tartışmanın içinde buluyoruz kendimizi. Hiç cevabına ulaşmasak da aynı anda pek çok şey sorduran metinler, okurun damağını çatlatır; öyle lezzetlidir. Sanki bir büyülü gerçekliğin içinde ayaklarının yere basmadan ilerlediği hissini verir okura. Size de böyle olur mu hiç? Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

“Bir adam gerçek hakkında yazar ve birileri anında yakın zamanın büyülü gerçekçiliğini kullanmakla suçlar.” “Tüm gerçeklik büyülüdür,” der Uli, “kuantum fiziğini ele alalım. Ben sürekli o aynı anda hem canlı hem de ölü olan kediyi düşünürüm. Ya da ben koşarken yavaşlayan zamanı. Tüm bunlar büyülü gerçekçilik değil mi?” (Sayfa 114)

Hikâyeden kesitlere değinmeye devam edelim. Adada elektrik, telefon ve internetin olmaması ve adayı anakaraya bağlayan köprüden garip sesler gelmesi, herkesin psikolojisini bozuyor. Hatta yerlilerin diğer tarafta hayatın bittiğine dair görüşleri artık yüksek sesle dile getirilmeye başlıyor. Aniden ortaya çıkan garip giysili ve hangi dilde konuştuğu anlaşılamayan ve kendisine farklı dillerde sorulan sorulara da cevap vermeyen kadın, birden ortadan kayboluyor. Bütün bunlar yaşananların bir hayal olduğunu, kendi roman karakterlerinin bu hayalde başrol oynadığını, hatta herkesin öldüğünü iddia edip adada cennet ve cehennemin yanında arafta durduklarını iddia edenler, bu bölümde seslerini daha yüksek çıkarıyor.

“Hatun haklı, hepimiz öldük, hem de feci öldük; ama ada ne cehennem ne de cennet, burası araf. Birbirimizle, daha da önemlisi kendi hayaletlerimizle barış sağlayıncaya dek buradan çıkamayacağız.” (Sayfa 157)

Adadaki beşinci günün anlatımı şu alıntıyla başlıyor: “Kelimeler cenneti ayakta tutar. Ah, cennet: Bize nazik varlıklar bahşet. Job Sipitali, Raizes Cantam.” (Sayfa 178) Elektrik, telefon ve internetin yansıra yiyecek sıkıntısı da kendini iyice hissettiriyor artık. Roman bir de Kafka’yla çekiyor kendine. Bir yerde Dönüşüm’ün böceğe dönüşen kahramanına selam çakıyor ve kitapta anlatılanlar, yine kitabın yazamayan yazar karakteri tarafından tekrar yazılıyor. Ters yüz edilmiş bu dikkat, anlatımın gücüne güç katıyor.

“O kadar çok yağmur yağdı ki sular dünyayı kapladı. Sağlam Portekiz kalesi, kolonyal evleri, ışıltılı Arap terasları, kiliseleri, şapelleri ve camileriyle su üzerinde yüzmekte ısrar eden yekpare bir ponza taşı bloğunun üzerinde tamamen duran tek bir ada kurtuldu; hava o kadar ağır ve nemliydi ki adadaki on beş bin insan kendini boğulur gibi hissediyor, hatta kurbağalar bile dayanamıyordu.” (Sayfa 197)

Hikâye son bölüme evrilirken karakterler de yaratıcıları, yani yazarlarıyla tartışmaya başlıyor. Eliniz ve kalbiniz kalem tutuyorsa, bu tartışma sizin içinizde de aynı nehrin yatağından akan suyu, varmasını istediğiniz noktaya taşımaya hazırlanıyor. Siz hangi yazan ya da yazamayan taraftasınız? Artık kendinize “gerçek” bir yer bulmanın zamanı!

“Küçük, tahta bir banka oturur. Jude, gerçek olan, önündeki banka oturur. Adam ve yarattığı karakter birbirlerine bakarlar. Adam gergindir, suratı asıktır. Yarattığı karakterse vahşi eyaletleri ziyaret eden bir prensin zarafetiyle gülümser.” (Sayfa 203)

Sonun girdabında dönmeye başladıkça, adada artık roman içinde yazılan ve rüyada geçen romanın okumasını yapıyoruz. Okuduğumuzun hangisi asıl roman? Hangisi rüyada geçiyor? Artık ayırt edemiyoruz. Rüya ve gerçek birbirine bulanalı, bir olup yolumuzdan geçeli çok olmuş. Bu karışıklıkla beşinci günün sonunda adaya elektrik geliyor ve internet çalışmaya başlıyor. Ancak öte yandan adanın dışındaki dünyada işler yolunda gitmiyor. Tam bu noktada kahramanımıza gelen bir mesaj yansıyor sayfamıza…

“Haberleri duydun mu? Havaalanları kapatıldı. İnternetin kesileceği söyleniyor. İnsanlar panik içinde. Şehirden çıkmak için kuyruklar var. Nereye kaçtıklarını bilmiyorum. Sen dünyanın öbür ucunda kesinlikle güvendesin. Sadece dünyanın uçları güvenli. Benim için endişelenme. Ne olursa olsun sana geleceğim. Bundan yıllar sonra, Afrika’da, senin kollarında öleceğim. Seni seviyorum hayatım.” (Sayfa 223)

Altıncı güne geldiğimizde yazarlar otelde toplanmış; birbirlerine gelen mesajları okuyor, işin açığı dedikodu değerlendirmesi yapıyor. Ancak şöyle bir detay var ki, mesajların hepsi beş gün önce gelmiş. Yani son beş günde dünyada neler olduğuna dair hiç kimsenin bilgisi yok…  

Hikâyelerin heyecanı hep bilinmezlerde gizlenir ve biz en çok soruyu orada sorar, en lezzetli cümleleri orada yutarız. Peki, saydınız mı? Siz şimdi kaç cümle yuttunuz?   

Künye:

Yaşayanlar ve Diğerleri      

Çeviren: Bengi de sa Matos Paixao

Jose Eduardo Agualusa

Timaş Yayınları

272 Sayfa  

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.