İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yedi Güzel Adam Dizisinin Şaire Senaristi: Şilan Avcı


Röportaj: Engin Dal

Pinokyolar çağında, fabrikasyon şiir’ler yerine ritmi, nabzı, aurası yüksek yazılarıyla karşımızda olan engin bir isim. Yedi Güzel Adam dizisinin kelime ummanı ve hatta Yedi Güzel Kadın’dan bir tanesi. Kaleminin oyasıyla hem sinemaya hem de şiir’lere kanaviçe gibi işlediği şiirsel hayatı üzerine meşk ettik. Radarımıza dahil olan senarist, yazar, şaire; Şilan Avcı. Gözlerinizin en güzel saniyeleri diyebileceğiniz mini bir film lezzetine mazhar olmak için iyi seyirler…

Şairlerin memleketi Kahramanmaraş’ta çekilen “Yedi Güzel Adam” (Cahit Zarifoğlu, Mehmet Akif İnan, Erdem Bayazıt, Rasim Özdenören, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil ve Alaeddin Özdenören). Tam anlam karşılığında “Yedi Güzel Kadın” fikri hiç düşünüldü mü? Faraziye dayalı kimler olabilir?

Hiç bilinmeyen, ya da çok bilinmeye daha fazla ilgi duyarım. Bu yüzden sanırım çok eski, kaybolmuş, ya da hiç duyulmamış kadın şairlerden başlayıp günümüze kadar gelirdim. Başka zamanların başka ruhta kadın şairlerini, günümüzde bir arada yaşatır bir hikaye yazardım belki.

Yedi Güzel Adam dizisinin sountrack’leri sana bırakılsa name ya da no name hangi isim ve şarkılardan oluşurdu?

En iyi filmler, çoğu zaman müzikleriyle de anılır, akılda kalır. Çünkü müzik de senaryonun ritmini yakalamış, hareket dinamiğine uyum sağlamış ve filmin ruhsalına kendi elbisesiyle yerleşmiştir. Yedi güzel Adam’ın müzikleri de kendine has şekilde hikayeye yakıştı, benimsendi. Yine o ezgilere yakın şeyler yakışırdı diye düşünüyorum.

Mahir olduğun senaristliğin yanında Tanrı’nın ruhundan üflediği, hamisi olduğun, kelimelerin nabzı yüksek şaire yönün var. 

“Gitme!

Gecenin karanlık kucağına bırakma beni!

Taş duvar her yer,

Bütün şehir yalın ayak,

Kimsesiz güvercinler,

Gitme!”

Örneğinde olduğu gibi. Şiire şah damarı kadar yakın olan birisi olarak; şiirler mi bir varoluş sorunu yaşıyor? İnsanlar mı?

İnsanın varoluşuyla sorun ve sorgu yaşaması ezelden var ve ebediyen de var olacak. Yani doğal olarak insanın oluşturduğu şiir de bu varoluş sancısının bir parçası olacak her zaman. Bir şiirimde şöyle bir soru sormuştum kendime ama; ben mi bir şiirin oluşturucuydum, yoksa şiir mi beni oluşturuyordu… Hala bilmem.

Çocukluğun şu anki halini görse ne derdi?

“Aferin Şilan, beni hiç unutmadın, hep omuzlarında taşıdın”, derdi sanırım. Başımda taşımadım, çünkü deli başımda sıkılırdı çocuk. Sırtımda taşımadım, çünkü belki ben yorulurdum bunca koşturmacasında hayatın. Kalbimde taşımadım, çünkü kalbimde çok renkli bir atlıkarınca var, çocuk görse ele geçirirdi, içinden çıkamazdım. En iyisi omuzdur dedim, hoplaya zıplaya düşe kalka, ağlaya zırlaya beraber geçtik her köşesinden hayatın. Ne ben indiririm onu oradan, ne o iner artık.

Katma değer açısından ve dizinin akıbetine ivedilik katacak cast aşamasında senaristlerin varlığı ne gibi önem taşıyor?

Projeye göre değişiyor aslında. Mesela Yedi Güzel Adam’da hemen hemen her aşamasında oldum diyebilirim. Dönem anlatan, edebiyat anlatan özel bir yapımdı çünkü. İlk andan itibaren araştırmalar, röportajlar, sohbetler vardı çünkü işin içinde. Sağ olanlarla geçirilen uzun vakitler, vefat edenlerin aileleriyle hatıra sohbetleri vs. Bu yüzden cast aşamasında bulunmam istendi, ben de seve seve dahil oldum.

Daha doğmadan yaşayacağın hayatı görseydin eğer yine de dünyaya gelmek ister miydin?

Kendi yaşayacağım hayattan bağımsız bir cevap vermek istiyorum önce. Herhangi bir hayatı yaşamaya gelmek ister miydim, hayır. Karamsar bir cevap gibi gelmesin, dünyanın algoritmasıyla aram bozuk diyelim. İlla geleceksem ve kendi hayatım dışında hayat seçeneklerim de var diyelim, o zaman kendi hayatımı seçerdim hiç düşünmeden. Çünkü ben bu dünyaya şiirle geldim ve kendi kalbimin çılgın algoritmasını seviyorum.

Ana akım dışı sinema kadar, popüler sinema da gerçeğimiz. Popüler filmler, çekildiği dönemin sosyolojik, psikolojik, felsefi anlayışları için ciddi ipuçları ve hatta gelecek öngörüleri taşır. Sinema görsel bir sanat, görsel bir şölen. İyi, kötü şeklinde tartışabiliriz ama tartışmaya kapalı olan isimler ve film hangileri diyebiliriz?

Tartışmaya kapalı hiçbir film ya da isim yok aslında. Popülerin ideolojik iddiasızlığı ayrı tartışılır, iddiası olan her sinema akımı ürünü de ayrı tartışılır. Çünkü iddiası olan filmin sosyolojik, psikolojik, ekonomik-politik pek çok dinamiği vardır ve doğru önermelerle verilip verilmediği üzerine bu dinamiklerin her birinden yola çıkıp bambaşka eleştiriler yöneltebilirsiniz. Çok tartışmalı bir konu.

Burada ilgilendiğim asıl “tartışma”, bu filmlerin insanın kendisiyle bir tartışma başlatmasına vesile olması. Bir örnek ver dersen, benim için en başta Bergman sineması kendimle tartıştıran filmleri içerir diyebilirim.

Seni özelde tanıyan birisi olarak kalbinle yola çıkar, kalbinle yürür, kalbinle ayrılırsın. Bu paralelde aynı lezzeti taşıyan hayata geçirmek istediğin neler var?

Daha çok şiir var. Yani daha çok tecrübe, daha çok okumak, dolaşmak, kendine ve hayata dolanmak. Bazen içinden çıkamamak, bazen çözülmek, bazen dağılmak, bazen ayrılmak, bazen kavuşmak. Yeni kitaplar, yeni hikayeler, filmler, belki şarkılar. İlmek ilmek seviyorum ben her şeyi. Acele etmiyorum hiçbir şey için. Geç mi kalıyorum bir yerlere diye soruyorum bazen kendime. Sonra omuzlarımdaki çocuklukla bakışıp gülüşüyorum. Yok canım, her şey kendi vaktinde.

Hangi yazar tarafından hayatının yazılmasını isterdin?

Beni Italo Calvino yazsın isterdim. Ama yine kaldırımların arasında biten bir tutam çiçeğe dahi mutluluktan çıldıracak bir Marcovaldo gibi yazsın isterdim.

Türkiye’de polisiye, tür olarak TV’de ve sinemada henüz beklenen atağı yapabilmiş değil. İyi romanlar da yayımlanmasına rağmen TV’nin ve sinema sektörünün bu türe dair bir tutukluğu olduğunu düşünüyorum. Senin gözlemlerin nedir bu konuda?

İnsanlar televizyonun karşısına oturduğunda unutmak istiyorlar. İş yerindeki zorluğu, metrobüsteki sıkışmışlık duygusunu, buzdolabına yapışıp kalmış ve belki hala ödenmemiş su faturasını vs. Çözmek yerine çözülmek, koltuğa rahatça yayılmak istiyorlar. Bu bilgi hepimizde var aslında, çünkü buna inandırıldık da yıllar içinde. Oysa zihnin dinlenmesinin pek çok yolu vardır hayatta. Zihni herhangi bir rahatsızlıktan arındırmak için, bazen çok daha rahatsız edici bir şeye ihtiyacınız vardır. Rahatsız ediciden kastım, düşündürücü, irdeleyici… Yakanızdan tutup sizi sallayacak iyi bir film, iyi bir kitap gibi. Yani demem o ki, kaç tane iyi polisiye film çekildi ya da kaç tane iyi polisiye dizi yapıldı ki? İnsanlar televizyonun karşısına oturduğunda, belki de sandığımızdan çok daha “iyi olanı” görmeye hazırlar. Sunmak lazım.

Mutlu bir anı yeniden anlatmak yük değildir. Onu yeniden yaşamak insana bir olgu katar ama bir kırgınlığı anlatmanın insandaki o acıyı da deştiğini de biliyoruz. Anlatmanın zor olduğu, anlattığınızda bile anlayanın az olduğu bir duyguyu hiç söylemeden birilerinin anlamasını beklemek de lüks. Yazım sürecinde seni çaresiz bırakan soru-cevap katmanını en çok nerede yaşadın?

Senaryo yazım sürecinde, uzun ön çalışmalar yaptığım için bunun faydasını görüyorum. Karakter analizlerini iyi yapmak, karaktere önce kendin inanmak durumundasın. Böyle olunca hikayenin dinamiği de rahat ilerliyor aslında. Yedi Güzel Adam’da ise şöyle zorluklar söz konusuydu: Gerçekte yaşamış ve toplum için önemli kimlikleri olan, hala yaşayan ya da vefat etse de aileleri hayatta olan, hayranları olan, belli ideolojileri olan insanları anlatıyordum. Demem o ki diyalogları normal bir senaryoda işlediğimden daha çok süzgeçten ve eleştiriden geçirmek zorundaydım. Bu zorunluluk ortaya güçlü bir iş çıkardı sanırım. Hani bazen bir iş yaparsınız ve unutulmaz olur, Yedi güzel Adam da biraz öyle oldu benim için.

Küçük bir anı: Nuri Pakdil’le röportaj için buluştuğumuz bir gün, bana “diziye koyma, ama sana özel anlatacağım şimdi bunu” dediği şeyler var mesela. Hatırlayınca gülümsüyorum. Nasıl kendi halinde, hatırasında hikayelerdi ve sadece benimle kalacak sanırım. Bu da benim için unutulmaz. Hepsini saygıyla anıyorum. Derdi dünyadan bir şey anlamak ve dünyaya bir şey anlatmak olan her insana saygım sonsuz.

Haşmetli ve zarafet dolu Safa Önal’ın özelde ve tüzelde talebesi olmak nasıl?

Duygu ve dostluk dolu, uzun yıllar paylaştık. Safa Önal benim için “öykü adam”dır. Size hep hayatın içinden öyküler anlatır ve hiç ummadığınız köşelerden geçersiniz. Size çok güzel “ah ben de orada olsaydım” dedirtir mesela. Birden bire durup bir şiir okur, gözünüz dolar. Sonra bir espri yapar kahkaha atarsınız. Vefa vardır aramızda, biraz babalık biraz kız evlatlık. Biraz eskiyizdir; ben “ellerinden öperim hocam” derim, O “el öpenlerin çok olsun” der, mesela. Herkesten yeniyizdir; ben “hocam bugün çok yakışıklısın” derim, O “ asıl sende bugün ayrı bir güzellik var” der mesela. Çok yaşasın…

Neyi yarım bıraktın? Ya da sende ne yarım kaldı?

*Beni iyi tanıyanlar bilir, yarım bırakmayı sevmem. Başladığım her şeyi bitirmeye çalışırım. Bitirmek bazen sonlandırmaktır, bazen sonuna kadar gitmek. Değişiyor duruma göre. Ama bende yarım kalan şeyler var tabii. Kalsınlar öyle, şiirini yazarım, okursunuz. 

Şiir’i, edebiyatı  çok seven, kelimelerinin nabzı her daim yüksek şaireye, “aşk”ı beş kelimeyle anlatmasını rica etsek?

Kelimelerle ayrı ayrı başımı derde sokarmışım gibi gelir hep. Çünkü ben kelimeleri bir araya getirme işçisiyim. Yine de söyleyeyim hadi. İlki şahsiyet, çünkü herkes kendi şahsiyetliyle yaşar aşkı. Bu yüzden karşılaşmanızdaki muhatabınız en az sizin kadar mühimdir. Yani ikincisi karşılaşmak bu durumda. Biraz da kendinize bakarsınız her ilişkide. Bu yüzden üçüncü kelime aynadır belki. Aynaya bakmak cesaret ister, yani dördüncü kelimem de cesaret. Beş kalıyor geriye, o da olsa olsa bedendir.

Şahsiyet, karşılaşmak, ayna, cesaret, beden; cümle kurmak istedim bak dayanamadım:)

Aşk; karşılaştığın bedenin şahsiyetiyle cesurca aynalanmaktır.

Salgınla beraber hepimiz mutfakta harikalar yaratmakla kalmayıp yerli yabancı eski ya da yeni pek çok dizi film izleyerek yasaklı günleri geçirmeye çalıştık. Özellikle eski TRT dizilerini, Yeditepe İstanbul’u, Şaşıfelek Çıkmazı‘nı mesela çoğumuz yeniden izledik ve televizyon ekranında giderek neleri göremediğimizi de hatırladık. Ve bu hikayelerin hala ne kadar sevildiğini de… Mahalledeki kadınların cinselliklerinin de resmedildiği bunların kapı önü sohbetlerinde konuşulduğu, daha dayanışmacı, daha dost hikayeler bunlar.

Demek ki bir dönem bu diziler izlenmiş, talep edilmiş ve kanallar da yatırım yapmış. Ancak şu an birçok sektör profesyoneli de kötü işlere savunma olarak “halk bunu istiyor” argümanını kullanıyor. Bu halk neyi istiyor gerçekten? 

Halkın boğaz boğaza entrika, kadını aşağılayıcı bir dil, gerçeklik ve samimiyetten uzak karakterler, durmadan patlayan silahlar görmek istediğini düşünmüyorum. Halk benim annemse eski hikayeleri istiyor; halk yakın dostumsa sıkı bir matematiği olan polisiye istiyor evet; halk öğretmen komşumsa kendi yaşadığı derdi ve hüznü; mahallemdeki fırıncıysa esnaf samimiyetini; halk avukat arkadaşımsa gerçek kadın hikayelerini; halk kuaförümse eğer kadının rengini, esprisini izlemek istiyor, hatta tüm inceliğiyle istiyor.

Bir gün eski bir tiyatro oyuncusu bana, halk bundan anlamaz gibi bir laf etmişti ve bunun üzerine tartışmıştık. Halk anlar anlamasına da senin “layık gördüğün” anlatım dilinden kuşku duyarım. Şunu kabul ederim, televizyon insanın eğlenmek istediği sihirli bir kutu ezelden, ama eğlenmenin de bir kültürü var. Kültürün de ekonomi, eğitim, sosyal etkileşim, dil ve geleneklerle yansıdığını düşünürsek ve bu yansımanın da pek çok farklı dinamikle halkın “zevkini” oluşturduğunu bilirsek, ekranın nasıl bir toplum aynası olduğunu görür ve ona göre bambaşka bir araç olarak kullanırız. Ekranda değişim göremiyorsak, demek ki burada görev halka düşüyor yazık ki, çünkü elindeki kumandayla neyi izlemek istemediğini göstermesi gerek.

Roman ve öykü kitapların var. Yeni bir roman ve şiir kitabı çalışman da yolda biliyorum. Sinemaya uyarlamak istediklerin var mı aralarında?

Başka Bir Hayatta isimli öykü kitabımın senaryosu hazır aslında. Pandemi sürecinde çekim aşaması ertelendi tabii. Güzel günlerde güzel hazırlıklarla hayata geçer diye umuyorum. Yeni roman da senaryolaştırabileceğim ilginç bir hikayeden oluşuyor. Yaptığım her işte çok içimden geldiği gibi, kendi akışında hareket ettiğim için, doğru olanı önümüzdeki günler ve yüklendiğim duygular gösterecektir diye düşünüyorum.

+1 bir soru eklemeni istesek?

Şiirle ilgili bir soru eklerdim. Kendimi şiirle nasıl anlatacağımı sorun hadi derdim.

Çiçek öpücüsüyüm ben,

film makaracısı,

hikaye taklacısı

çocuk oyuncağı, hayvan doymazcısıyım

mutluluk tantanacısı,

insanın yan yanacısı

kötülük şaşkıncısıyım

sevgi yaygaracısı.

En sadede saklıdır sözün gücü. “Çocuk oyuncağı” kadar kolay olmak keyiftir bu hayatta ve bütün bir hayata yön verecek çocukluğu yaşama mühimliği içinde, bu oyuncak dünyanın her daim çocuğu olmak da şarttır yine aynı hayatta.

Engin Dal

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.