İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yiğit Güralp: “Bir ortak geçmişimiz var, bir de hep açık yaralar”

Ayla, Sınav gibi sevilen filmlerin senaristi olarak tanıdığımız Yiğit Güralp ile ilk kitabı İyi Hissettiren Yazılar üzerine keyifle söyleştik…

Yiğit Güralp, kendisini “kimsenin üstünde durmadığı şeylere çok değer veren” biri olarak tanımlıyor. Pek çok şey daha söylüyor ama İyi Hissettiren Yazılar’ı okuyunca en çok bu tanımın karşılığını hissedeceksiniz. Ve ne kadar eğlenceli biri olduğunu da… Bu kitabı okurla tanışmak için iyi bir başlangıç olarak düşünmüş Güralp. Çok haklı. İyi hissetmeye, iyi hissetmenin gerçek tanımını bilmeye ve her zaman iyi hissetmenin mümkün olmadığını kabullenmeye olan ihtiyacımızın bir ispatı gibi geliyor bana sohbetimiz. Hal böyle olunca da sayfalar uzadıkça uzuyor. Tıpkı kitabın kendisi gibi sohbetimiz de yanına bir kahveyi hak ediyor, benden söylemesi.

Keyifli okumalar…

ALELACELE YAZMAK DEĞİL, YAŞAMAK, BİRİKTİRMEK, DEMLEMEK GEREKİYORDU

– Bu soruyu sormayı çok seviyorum ve bence kitaba da uygun olacak. Sizi yaptığınız işlerin çok ses getirmesinden zaten tanıyoruz. Ayla nefisti örneğin. Peki, ulaşılanın ötesinde yazıları ve düşünceleriyle nasıl bir Yiğit var? Bize bu Yiğit’i anlatır mısınız?

Yiğit kendiyle çok dalga geçen, kimsenin üstünde durmadığı şeylere çok değer veren, gündem denen ve çok konuşulan şeyleri ise neredeyse hiç ciddiye almamayı geç de olsa öğrenen, öyle ki artık en başta kendini bile ciddiye almayan bir kardeşinizdir. Beri yandan çok ilgisiz göründüğü dünyaya dair pek çok konuda pek çok şeyi gözler. Sadece bunları ciddiye almamanın bunlarla mücadelede etkisini keşfetmiştir. Kendiyle maytap geçmesi de zararlı bulduğu hırs ve ego gibi baş belalarını içinden savmaktır. Her şeyi herkesin yaptığından farklı biçimde yapmayı dener. Yaratıcılığın problemi çözerken ki yöntem farklılığı olduğuna inanır.  Kendini meşgul edebilen insanları çok seksi bulur. Kendi de insana ihtiyaç duymadan yıllarca yaşar. Kalabalıkları, samimiyetsizliği sevmez, kaçar, kaçmazsa huzursuz olur. Filmlerinin galasına bile gitmez. Bir röportajın açılışı için bu kadar çok tuhaflık saymaktan çekinmez mesela. J

– Tuhaflıklar güzel oldu… Senarist olarak pek çok işiniz olsa da İyi Hissettiren Yazılar, sizin ilk kitabınız. Neden bu kadar beklediniz?

Aslında Sınav ile ismimin ortalarda dolaşmaya başladığı 2000’lerde “Keşke kitaplarınız olsa,” gibi dileklerle karşılaşmaya başlamıştım. Ama 20’li yaşlarımın sonlarıydı, bu yaşta “Onu yapıyorsun, şunu da yapıyorsun, kitap yazmayan bi sen kalmıştın, şimdi de kitap mı yazıyorsun?” cümlelerini işitmekten bir hayli çekindim. Daha sonra çoğu şeyin zaten bizden önceki ustalarca söylendiğini de fark ettim. Herkesin söylediğinden daha başka türlü söylemek asıl hünerdi. Bunun için de alelacele yazmak değil yaşamak, biriktirmek, demlemek gerekiyordu. Böylece biraz daha olgunlaşıp, yaşadıklarımı kendi içimde yerleştirmeyi, doğru sonuçları çıkarabilmeyi ve farklı bir bakış sunup sunamayacağımı görmek için bekledim. Şimdi tam 45 yaşındayım. Öğrenme bitmiyor ama daha doğru zaman şimdi ve bundan sonrası diye düşünüyorum.

– Her şeyin bir doğru zamanı olduğuna inanır mısınız?

Hazır olunan zaman en doğru zaman. Bazen okur ya da seyirci ya da sizden başkaları hazırdır. Ama siz hazır değilsinizdir. Bazen de siz çoktan hazırsınızdır ama onlar ya da şartlar hazır değildir. Doğru zaman eylemin tüm muhataplarının hazır olduğu zamandır, böyle inanıyorum.

– Biraz klişe olacak ama bir yazma rutininiz var mı? Söz konusu yazı üretmek olunca vazgeçemediğiniz bir detay?

En meşhur örnek, Haldun Taner her sabah kalkıp mutlaka zihni bir kâğıda dökmeyi önerir. Haldun Bey’i bir usta olarak çok sevmeme rağmen ben, o her gün yazanlardan değilim. Çünkü yazmak, her şey hazır olunca daktilo ettiğimiz an aslında. Yazarak artık kayda geçeceğiniz şeyler hazır olana kadar izleme, dinleme, üzerine düşünme, bir sonuç çıkarma, notlar alma ve bunları kategorize edip kurgulama kısmı var. Bu kısım çoğu yazarın çalışmıyor göründüğü, yatıyor zannedildiği kısım. Oysa bizim esas rutinimiz işlemcimizin sürekli çalıştığı ve yazmadığımız ama yazmaya hazırlandığımız bu uzun süreçler. Bende de işler böyle yürüyor.

– Peki, yazma serüveni sizin yaşamınızda ne zaman ve nasıl başladı?

Okumaya düşkünlüğüm ve kırtasiye merakım kendimi bildim bileli vardı. Defterlerim, kalemlerim olsun, onlara yazayım, karalayayım buna bayılırdım. Bir de kompozisyon yazma saatlerinin gözdesiydim. Ajandalara şiirler yazardım. 12 yaşında anneannemi otobüs terminalinde uğurladıktan sonra yazdığım şiirler falan var. Kimlere ne komik ne duygulu şiirler yazıldı. Bugün geriye bakınca hepsi amatör şeyler tabii. Özetle ilk filmimin fikrini satıp senaryomu yazmadan önce bir yirmi sene böyle bol bol defter doldurup, ajanda karalamışlığım, kompozisyonlar, şiirler yazmışlığım var. Bir iki müzik, moda, aktüel dergilerinde de yazılarım yayımlanmıştı. Yani içimde bir yazma tutkusu var ama ne yöne akacağını bilmiyor gibi bir durum. Okullarımız ve çevremiz bu konularda yetersiz biliyorsunuz. Belki çok daha önce yönlendirilebilirdim ama olmadı.

YİĞİT GÜRALP

GERÇEKLEŞTİRME TUTKUSU ÇOK BÜYÜK BİR FIRTINA

İyi Hissettiren Yazılar’ın ortaya çıkışını anlatır mısınız?

Beni sinema senaryosu dışında belli bir düzen ya da farklı biçimlerde yazmaya yönlendiren kendi yaşıtlarım ya da benden büyük ustalar olmadı. Aksine hep genç insanlar beni bu yola davet etti. On beş yıldır sosyal medya platformlarını aktif kullanıyorum. Twitter’da her tür görüşümü filtresiz olarak ifade ediyorum. Masa Dergi’nin kurucusu Gamze İyem, 2017’de beni biraz filmlerimden ama daha çok da sosyal medyadan takip ediyor ve bakış açımı ilgi çekici buluyormuş. “Dergimize sizi bir ay konuk yazar olarak misafir edebilir miyiz?” diye sordu. Denemek istedim. Bir ay diye başladık. Düzenli olarak beş yıla yakın sürdü. Sonra Medya Koridoru’nun kurucusu Canan yazılar istedi. Ve ardından Cumhuriyet Gazetesi’nden genç kardeşlerim Çağdaş, Mehmet ve Berrin ara sıra Cumhuriyet için de yazılar yazmamı önerdiler. Kitabın tohumlarını atan, beni düzenli olarak denemeler yazmaya yönlendiren bu insanlar oldu.

– Böylece kendinizi gözlemlemiş oldunuz tabii…

Bu beş yılın sonunda dönüp baktığımda pek çok farklı türde yazılar yazdığımı gördüm. Okuyucular kitap istediklerini daha sık ifade etmeye başladılar. Gamze dergiye biraz ara verip, bir yayınevi kurdu ve ilk kitaplardan birinin benim kitabım olmasında ciddi biçimde ısrar etti. Talepler iyice ete kemiğe bürününce ben de biriken yazılarımı temalara ayırdım, yeniden elden geçirip, seçtiğim başlığa hizmet edecek şekilde baştan kurguladım. Bir yapım şirketim var. Orada afişlerimizi tasarlayan Cem Gürgen ile kapağa çalıştık. Yeni yazılar da ekledim. Ve başlangıç olarak İyi Hissettiren Yazılar’ın okur için iyi bir tanışma olacağına karar verdim. Bu kitabı en çok Gamze’ye ve son yıllarda hayatıma giren bu genç insanlara borçluyuz.

– Birikmiş, kitap olmayı bekleyen pek çok işiniz var. Yazarlık serüveniniz resmî olarak başladığına göre, ne dersiniz, onları da okurla paylaşır mısınız?

Evet, çok fazla yazım var. Aslında ilk kitabım Biraz Sert adını taşıyordu. Dünyanın bu çileli dönemini hazırlayan insan tiplerinden, bakış açılarından söz ediyordu. Sonra onu ikinci kitap olarak ileri attım. Başlangıçta zaten çağ yorgunu olan insanların biraz iyi hissetmeye ihtiyaçları var dedim. Okur da buna teveccüh göstermiş görünüyor. Arayı çok açmadan yeni yılın ilk günlerinde rafta olacak şekilde Biraz Sert’i yayına hazırladık. Gününü bekliyor. Bu ilk iki kitapta aşktan, evlilikten, cinsellikten hiç bahsetmiyorum. O da üçüncü kitabın teması. Yaza yetiştirmeyi arzu ediyoruz. Şimdilik ilk üçleme böyle. Ama Gamze’nin gönlünde benim romana yönelmem var. Benim hedefimde sinema ve senaryoyla ilgili birikimlerimi paylaşacağım bir başka üçleme var. Yine hakkında hiç yazılı yayın çalışılmamış birkaç değerli ismin biyografileri var. Bunlar sağlığım, ömrüm el verdiği müddetçe sürecek gibi görünüyor. 

– “Bitirirken” adlı yazınızda “ölümün varlığını kabul etmek ve bunun farkındalığıyla yaşamak”tan söz ediyorsunuz. “Ölüm” ve “yaşam” kavramları hakkında şu an baktığınız yerden ne düşünüyorsunuz?

İşte benim böyle daha ilk kitap çıkınca altıncı kitabımı planladığıma, büyük büyük niyetlerim olduğuna bakmayın. Aslında her filmimi en son filmim olacakmış gibi yapıyorum. Çünkü bilemeyiz, belki bir daha yapamayabilirim. Bu beni insan doğasında var olan kaçınılmaz hırstan ve onun yıkıcılığından koruyor. Yani içimde hiç ölmeyecekmiş ve her şey yolunda gidecekmiş gibi fikirler üreten biri var, bir yandan da bu adrenalini en az yıpratıcı biçimiyle gerçekçiliği elden bırakmadan yaşamaya çalışıyorum. Çünkü o gerçekleştirme tutkusu çok büyük bir fırtına. Büsbütün ona kapılırsanız insanlık alemi içinde çokça hayal kırıklığı da barındırıyor, onlara çarpa çarpa paramparça olursunuz. Hayallerinize gerçeklikle söz dinletebiliyor, gerçekliğin de hayalleri büsbütün kısırlaştırmasına izin vermiyorsanız bir yaşama demokrasisi oluşturuyorsunuz. Doğum ve ölüm arasında bize düşen şey bu dengeyi kaybetmemek. Bazen kaybolur. Toparlamak gerek.

– Şarkılar, şiirler, filmler… Güzel detaylarla bezenmiş İyi Hissettiren Yazılar. Sizce toplumsal olarak ortak bilincimizin olması mı bu detaylara bizi yakın kılıyor?

Beni üzen demeyeyim de hayrete düşüren şöyle bir şey var: Dostluklara inanmam. Belli dönemler vardır. Aynı mekân ve zaman paylaşılıyordur. Çok sık görüşülüyordur. Sıkı fıkı olunur. Sonra yollar ayrılır. Dostlukların ömür boyu sürdüğü pek görülmüş şey değildir yani. Ama yıllar sonra bir araya geldiğimizde sanki daha dün görüşmüş gibi aynı yerden devam edebiliyorsak, zamanın bir bölümünde güçlü bir müşterek bellek oluşturabilmişsinizdir. Bu harika bir histir. Tek başınalıkla değil, bir ortaklıkla oluşmuştur. Ben böyle durumlarda o insanların yaşadığımız şeyleri çoktan unuttuğunu, ben hatırlatınca şöyle bir anımsadıklarını görüyorum. Hatırlayınca “Aaa evet,” diye iyi hissediyorlar. Ama bir grup da var ki “Tuhaf, ben hiç hatırlamıyorum oysa, bak sen unutmamışsın,” falan diyor. Hani “Yazık, oralara ne çok takılı kalmışsın,” der gibi. Bakıyorum. Ulen görüşmediğimiz süre zarfında Buckhingam sarayına Lady Diana olarak gelin mi gittin arkadaş, yıllarını her gün ayrı bir baloda ayrı bir yoğunluk içinde mi geçirdin de o günleri unuttun? Yaşadığı ânı paldır küldür yaşamış, bu yüzden kaydetmemiş, sıradan anlar olarak geride bırakmış, eskiye dair her şeyi değersiz ve hor gören insanları pek sevmem ki toplum dediğimiz şey maalesef biraz da böyle insanlardan oluşuyor. İyi Hissettiren Yazılar, “Aaa, evet!” dedirtip iyi hissettirmek için yazıldı. Unutkan değil, hafızası olan insanlar ilericidir. Bu kitap da değeri Yeni Türkiye Yeni Dünya snopluğuna kapılan değil, geçmişinin değerini bilen insanlar tarafından görecektir. Sizin mesela öyle biri olduğunuzu hissediyorum, çünkü kitabı sevmişsiniz, bu söyleşiyi çok büyük bir sıcaklık ve coşkuyla gerçekleştiriyorsunuz. Var olun. Cevabımı yine bir şarkı ile noktalayayım; gerçek şu ki “Bir ortak geçmişimiz var, bir de hep açık yaralar…”

YİĞİT GÜRALP

BİZ HAYAL KURALIM, BAKALIM ÖMRÜMÜZ NE KADARINA YETECEK

– Teşekkür ederim, siz de var olun. “Anneannemin Şirinler Köyü” adlı yazınızda, “anneanne sözlük” tanımı dikkatimi çekti. Ben de halam için düşünüyorum bunu son iki yıldır. Onu anmadığım bir gün bile olmuyor böylece. Haklısınız, gerçekten de insanın dünyada kullandığı zengin dil, dünyadan ayrılışının ardından onu ölümsüz kılıyor… Paylaşmak istedim. Yazıda, anneannenizin defninden sonra onunla en çok anısı bulunan kişi olan abiniz, tüm gözyaşlarını döküp sakinleşiyor. “İyi hissettiren” denince akla neden hep güldüren hikâyeler geliyor dersiniz?

Ah keşke dediğiniz gibi olsa. Yani geçmişe döndüğümüzde hep göz yaşının değil de bir tebessümün izi kalabilse. Bu bizim ailemizin, en çok da ailede benim becerebildiğim bir özellik. Ama toplumun büyük bölümü yaşadığı travmaların da etkisiyle katarsisini ağlayarak yaşamayı ve sonra hep ağladıkları anları hatırlamayı ve yine sonra buna da ağlamayı seçiyor. Hüznü kutsayan ve her yanı onunla sıvayan bir ruh halimiz var keza asaplar fena halde bozuk. Ben kitapta bol bol bunu tersine çevirmeyi, bunu becerebilenlerin kültürümüzdeki varlığını hatırlatmaya çalışıyorum. O yüzden Türkçede vedalaşırken “ağlaya ağlaya” değil “güle güle” deriz. Başka hiçbir toplumda gülmeyi dileyerek “hoşça kal” demek diye bir şey yok. E ne oldu da özümüz böyle pozitif ve olgunken biz bu kadar arabesk olduk? Neden kına yakılırken bile gelin ağlatılıyor? Ya da geçmişteki popüler kadın erkek isimlerinin bile üzerinde incelikle düşünülmüş anlamları varken neden bu kadar anlamsızca, inceliksiz ve düşüncesizce yaşamaya başladık? Kitap, bunlar üzerine düşüneceğimiz sorular ve yanıtlar üzerinde de duruyor. 

– Bu kitap, bir yerde sizin günlüğünüzmüş hissiyatı veriyor okura. Size yazarken böyle hissettirdi mi? Ya da yazmak sizde böyle bir etki yaratır mı?

En başta da söylediğim gibi günlük düzenli yazma alışkanlığı edinemedim. Bu yüzden çok arzu ettiğim halde günlük de tutamadım. Ama dedim ya bolca kaydederim ve hafızam çok iyidir. Bana bu kitap ve bundan sonrakilerle ilgili en iyi hissettiren şey, yaşadığım şeyleri bu metinlerin basılması sayesinde de sonsuzluğa doğru kayda geçiyor olmam. Bazen ailemle gülüyoruz, hani diyorum “Yaşar Nuri Öztürk’e nasıl bir özenmişsem! O da artık bir soru sorulduğunda ‘Şu kitapta yazmıştım, açıp bakınız,’” diyordu. Bu müthiş bir rahatlık. Tam hafızamın belleğime ağır geldiği yaşlarımda ilk 45 yılda ne yaşadım ne anladım ne sonuç çıkardıysam, şimdi hepsini derli toplu kayda geçiyorum. Eğer bi bu kadar daha ömrüm varsa hayatımın ikinci yarısına tertemiz giriyorum. Bu müthiş iyi hissettiriyor.

– Günümüz dünyasında, sosyal medyanın da etkisiyle hep “iyi hissettiren” şeylere odaklanıyoruz. Oysa bir yandan da gerçek bu değil, bu iyi şeyler bizi dibe çekiyor. Sizin de yazılardan birinde dediğiniz gibi, “Ancak insan sürekli iyi hissedemez.” Bu konuda, sohbetimiz için neler söylersiniz?

Eğer doğru anladıysam demek istediğiniz “haz odaklı, tatmin öncelikli yaşamak” sanırım.

– Evet, bundan söz ediyorum.

Bu sürdürülebilir bir durum değil. Hayatta haz alınan anlar var. Bu söyleşiden haz alıyorum mesela. Ama sürekli söyleşi yapamayız. Söyleşiye konu olacak üretimler yapmalıyız ki üzerine söyleşebilelim ve haz alalım. E üretmek için de çalışmak gerekiyor. Çalışmak da haz verebilir ama yorucudur da. Sabır da ister. Bıkkınlık da verebilir. Şuradan da örnek vereyim. Drunk filmi biraz yanlış anlaşıldı. “Oh mis gibi ne güzel içiyorlar, alkol candır yeaa,” gibi bir övgü var filme. Oysa film şunu diyor: Alkol dostunuz değildir. Bu yüzden onu sadece kutlamalar vesilesiyle almayı öneriyoruz. Bir şeyi kutlamak için de başarmanız, başarmanız için de çalışmanız gerek. Esas iyi hissettiren çalışırken çekilen acıların sonunda başarmanın verdiği hazdır. Dilerim anlatabilmişimdir. 

– “İncelikler Yüzünden” adlı yazınızda geçen bu cümleden sonra “Peki beni ne kötü hissettirir?” diye soruyorsunuz. Yanıtını da veriyorsunuz. Peki, sizce çağımız dünyasında “kötü hissettiren” ortak bilincimiz neler?

Sınıf mücadelesi, eşitsizlik ve bunun kaçınılmaz olarak tetiklediği kompleksler. Dünya bunun üzerine kurulu. Kompleks her statüden insanın paçasından akıyor. Kendini ciddiye almamak bu yüzden iyi hissettiriyor. Formalist, yani şekilci olan her şey bize bir yerde o şekli alamadığımız ya da o forma sahip olamadığımız, o klanın üyesi olmadığımız için kötü hissettirir, öteki ilan eder. İyi hissetmeye dair her şeyi o forma, o üyeliğe sahip olmak sanırız. Oysa bu sonsuz bir kısır döngüden başka bir şey değildir. Hani toz duman bulutu halinde yedi sekiz çizgi film kahramanı kavga eder. Sonra biri o bulutun içinden çıkar ve rahat bir nefes alır. Tozun dumanın içinde döne döne birbirini dövenlere gülümseyerek bakar. Ben, o gülümsemeyi öneriyorum herkese. Çıkın o pata küteden.

– “Sörfe Devam” adlı yazınızda sorduğunuz “Sen en son hangi acına gülümsedin?” sorunuz için düşündüm. Düşündükçe hatırlayıp gülümsedim. Sonra sorularımı hazırlarken size sormak istedim: “Yazmak” konusunda böyle sizi gülümseten bir anınız var mı?

Absürt bir örnek geldi aklıma. Doğum gününde birine pasta yaptırıyorum. “Üzerine ne yazalım?” dediler. “Nice mutlu yıllara yazın” dedim. “Nice mutlu yıllara yazın” yazmışlar. Yazmak konusunda beni en gülümseten anı bu sanırım. J

– “Son 17 yılda 3 film ürettim,” diyorsunuz. Bunun yanında 14 yaşından beri de iş hayatının içindesiniz. Kendinizi âdeta mercek altına alıyor ve ciddi bir eleştiride bulunurken ince detaylara da değiniyorsunuz. Peki, “Artık ömürler uzadı şekerim,” sözlerini bir kenara bırakırsak, bundan sonraki sinema ve kitap planlarınız için neler dersiniz?

En başlarda da söylediğim gibi; biz hayal kuralım, bakalım ömrümüz ne kadarına yetecek. Çok teşekkür ederim, çok iyi zaman geçirdiğim bir söyleşi oldu. Projelerimizi yapabilelim ki bu söyleşilerden birkaç tane daha yapabilelim. Bence yaşamak için güzel bir motivasyon. 😊

– Ben teşekkür ederim, bu motivasyonu sevdim. O zaman bize kolay gelsin. 😊  

Kolay gelsin 😊

KÜNYE:

İyi Hissettiren Yazılar

Yiğit Güralp

Masa Kitap

152 Sayfa

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir