İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Arkeolog Rabia Aktaş ile Söyleşi

Rabia Hanım merhaba. Öncelikle kısaca kendinizde bahseder misiniz?

Merhaba Resul Bey. Öncelikle nazik davetiniz için çok teşekkür ederim. İzmir doğumluyum ve tüm öğrenim hayatıma İzmir’de devam ettim. Lisans, Yüksek Lisans ve Doktora eğitimimi Ege Üniversitesi, Klasik Arkeoloji Anabilim Dalında tamamladım. Yüksek Lisans ve Doktora uzmanlığımı Antik Yunan ve Roma seramiği üzerine aldım. Öğrenim hayatım boyunca birçok Arkeolojik kazıya öğrenci ve araştırmacı olarak katıldım. 2019 yılından itibaren de Kastamonu Üniversitesi, Arkeoloji Bölümünde Dr. Öğr. Üyesi olarak görev yapmaktayım.   

Size merak ettiğim pek çok şeyi sormak istiyorum Rabia Hanım. İlk olarak, “Arkeoloji” kelimesi telaffuz edildiğinde toplum hafızasında akla her zaman “kazıcı, mezarcı” gibi sıfatlar geliyor. Arkeoloji nedir? Öncelikle bize bunu tanımlayabilir misiniz?

Arkeoloji ne yazık ki halk arasında yanlış tanımlamalara ya da yakıştırmalara sahip diyebiliriz. Tabi ki bu algıyı kırmak oldukça zor olmakla birlikte son dönemde bu konuda kendi adıma olumlu gelişmeler olduğunu düşüyorum. Öncelikle Arkeolojiyi kelime olarak tanımladığımızda aslında “Eskinin Bilimi” olarak açıklayabiliriz. Ancak, daha kapsamlı bir tanımlama yapıldığında Eski Kültür ve uygarlıkları, insan düşüncesinin ürünü olarak kabul edilen her türlü alet, malzeme, inanç, silah, ticaret, sanat yapıları, topografya, hayvan, bitki vb. gibi maddi kalıntılarla inceleyen ve yorumlamaya çalışan bir bilim dalı olarak tanımlamak doğru olacaktır. Öğrencilik yıllarımda bir hocam Arkeolojiyi bir moda tarihi olarak da yorumlardı. Bu bağlamda arkeolojinin amacını da eski kültür ve uygarlıkların sosyo-kültürünü, ekonomisini, sanatını vd. günümüze aktarmaya çalışmak, günümüz insanına geçmişini ve köklerini öğretmektir.

Arkeolog Rabia Aktaş çalışma odasında.

1753 yılında British Museum’un kurulmasıyla birlikte eski eser toplayıcılığı da başlamış oldu. İlk başlarda Avrupa başkentlerinde kurulan müzelere eser toplama yarışının ülkeler arası güç rekabetiyle de bağlantılı olduğunu biliyoruz. O dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun arkeolojiye bakışını, verdiği değeri siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Avrupa’da Arkeoloji ya da sizin de belirttiğiniz gibi eser toplama, 19. yüzyıla kadar amatör olarak sürse de, Rönesans Dönemi’nde Antik Dönem sanat yapılarına ilginin artmasıyla birlikte, Arkeoloji ilk olarak 15-16. yüzyıl Avrupa’sında bir bilim disiplini olarak ortay çıkmıştır. Bu kapsamda onların eser toplama sürecinde ana kaynaklardan birisi Anadolu olmuştur. Bu dönemde, birçok yabancı bilim insanı Anadolu’ya gelip araştırma ve kazı çalışması yürütmüştür. Bu süreçte Avrupa, Anadolu ve diğer ülkelerdeki eserleri kendi tarihlerinin geçmişine yönelik uzantıları olarak görüyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu’na baktığımızda ise başlangıçta bu eserlere kayıtsız kalındığı ve kazı çalışmalarında çıkan eserlerin yurt dışına çıkarılmasına izin verildiğini görüyoruz. Ancak geç olsa da daha sonraki süreçte bu eserlerin Anadolu topraklarının tarihsel sürecinin bir parçası olduğunu anlamaya başlıyorlar. Bu kapsamda ilk olarak O. Hamdi Bey tarafından başlatılan kazı çalışmaları ve çıkarılan yasalarla birlikte, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Arkeoloji gelişim göstermeye başlıyor. Cumhuriyet döneminde de biz bu gelişimin hız kazandığını görüyoruz.

Makalelerin ağırlık merkezi arkeoloji konuları olan ve Almanca yayımlanan Istanbuler Mitteilungen adlı derginin 1993 yılında yayımlanan bir sayısında “Bugün Türkiye’nin bir arkeoloji laboratuvarı haline gelmesi Mustafa Kemal Atatürk’ün tarihe ve arkeolojiye olan derin ilgisi, verdiği değerin ve kurduğu temelin bir sonucudur.” diye yazar. Atatürk’ün Türk arkeolojisinin gelişimindeki önemi hakkında neler söylemek istersiniz?

Az önce de söylediğim gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde O. Hamdi Bey’in kişisel çabalarıyla devam eden Arkeoloji çalışmaları Cumhuriyet dönemi ile ivme kazanmıştır. Bu süreçte M. Kemal Atatürk’ün ilgisi ve çabaları çok büyüktür. Cumhuriyet Döneminde gerçekleştirilen Ahlatlıbel ve Alacahöyük kazıları ilk Türk ekip kazılarıdır. Yine 1931 yılında kurulan Türk Tarih Kurumu’nun kazılara mali destek sağlaması ve kazı raporlarının yayınlanması Türkiye Arkeolojisi için önemli katkılar arasında yer alır. Ayrıca bu süreçte birçok öğrenci yurt dışına burslu gönderilerek Arkeoloji eğitimi almıştır. Atılan bu temeller sonrasında ise arkeoloji öğretimi önce İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde, sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde kurulan arkeoloji kürsüleriyle başlamıştır. Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi bünyesinde 1973’de kuruluş çalışmalarını tamamlayan Arkeoloji Bölümü ise ilk 1975/76 yılında öğretime açılır.

Arkeolog Rabia Aktaş arkeolojik eserleri incelerken.

Ben Orta Karadeniz bölgesine sık sık seyahat ederim. Geçtiğimiz yıllar içinde Sinop’ta yer alan Balatlar Kilisesi kazı çalışmalarına da uzaktan tanık olmuştum. Bir yanımız Neolitik Döneme diğer yanımız Bizans Dönemine ait buluntular ile dolu. Sorum şu; ülkemizde heyecan yaratan arkeolojik gelişmeler neticesinde, dünya arkeolojisi içinde Türk arkeolojisinin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok haklısınız. Anadolu’nun tarihsel sürecine göz gezdirdiğinizde kesintisiz bir tarihsel akış görürsünüz. Tarihin erken dönemlerinden gümünüze kadar kendinizi bir film senaryosu içinde bulabilirsiniz. Anadolu Paleolitik Dönem’den günümüze kadar birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış bir bölge olması nedeniyle her zaman değerliydi. Ancak, Cumhuriyet Dönemi ile hız kazanan arkeoloji çalışmalarının günümüzde oldukça gelişim gösterdiğini söylemek mümkündür. Bugün 43 üniversitede bulunan Arkeoloji bölümleri devam eden 670 civarı kazı projesinin yürütülmesi ve uzman arkeologların yetiştirilmesine olanak sağlamaktadır. Bu anlamda özellikle son dönemde “Taş Tepeler” gibi yeni keşifler ve buluntularla Türkiye arkeoloji, Dünya Arkeoloji içerisinde yadsınamaz bir öneme sahiptir.

Gelelim günümüze. Ülkemizdeki Sualtı ve Batık Arkeolojisi sizce hak ettiği değeri görüyor mu? Az önceki sorum gibi, sizce bu konuda dünyada neredeyiz?

Tabi bu alan benim uzmanlık alanım dışında ama bu konuda da olumlu gelişmeler olduğunu düşünmekteyim. Bu anlamda Üniversitelerde Sualtı Arkeoloji bölümlerinin de aktif olmaya başladığını ve donanımlı Sualtı Arkeologlarının yetiştiğini görüyoruz. Müstakil olarak sualtı kazı çalışmaları ve kurtarma kazılarının yapılmasının yanı sıra denize kıyısı olan hemen hemen her kazının sualtı çalışmalarına da önem verdikleri ve kısa süreli de olsa projelerine dahil ettiklerini görüyoruz. Sualtı çalışmalarının kara kazılarının yadsınamaz bir parçası olması nedeniyle, söz konusu alandaki gelişmeler sevindiricidir.

Arkeolog Rabia Aktaş kazı çalışması sırasında.

Arkeolojinin hâlâ halka inemediği görüşüne katılıyor musunuz? Bu alanın yalnızca belirli bir kitleye hitap eden konumda algılanmasını siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu görüşe kısmen katıldığımı söyleyebilirim. Tabi ki daha önceki süreçte, Arkeolojinin varlıklı kesimin meslek alanları sayıldığı, pahalı bir bölüm olduğu gibi yanlış bir düşüncenin varlığı, bunun yanı sıra iş olanaklarının eksikliği nedeniyle Arkeolojiye olan bakışın farklı olduğunu biliyoruz. Ancak, bunun bu şekilde algılanmasında temel eğitim seviyesinde Arkeoloji bilgisinin eksik kalmasının en büyük sebepler arasında yer aldığını düşünmekteyim. Bu eksikliğin ve bakış açısının değişmesi için son dönemde özellikle gayret gösteren Arkeologların ve yöneticilerin bu bakış açısını değiştirmeye başladığı kanısındayım.

Peki Arkeolojinin toplumun tüm kesimlerince takip edilen, ilgi gören bir alan olması sizce nasıl sağlanabilir?

Az önceki sorunuzun devamı olarak bu sorunuza cevap verecek olursam, Türk toplumu içerisinde Arkeoloji ve Arkeolojik eserlerin bu toplumun kültürel değerleri arasında sayılmadığı düşüncesinin yüksek kabul gördüğü gözlemlenmektedir. Öncelikle bu algının değişmesi gerekmektedir. Anadolu toprakları içerisinde yer alan her kültür (Paleolitik Dönemden Cumhuriyet Dönemine kadar) bugünkü toplumumuzun oluşmasında bir basamaktır. Bu algının değişmesinde en büyük katkı temel eğitim seviyesine Arkeoloji, Anadolu Kültürleri vd. gibi derslerin eklenmesi gerektiği düşüncesindeyim ki bu konuda da olumlu gelişmelerin olduğunu söylemek mümkün. Bunun yanı sıra hemen hemen her kazıda gelen ziyaretçilerin yanı sıra bölge halkına arkeoloji konusunda bilgilendirme çalışmaları yapılmakta, özellikle ilkokul öğrencileriyle aktif olarak çalışmalar yürütülmekte ve okullarda seminerler düzenlenmektedir. Yani özetleyecek olursak toplumun her kesimi tarafından ilginin arttırılması için öncelikle Arkeolojiyi tanıtmalı ve sevdirmeliyiz ki bu da bize koruma bilincini beraberinde getirsin.

Sizin doğrudan ya da dolaylı olarak şahit olduğunuz, ilgi çekici bir kazı hikâyeniz var mı?

Doğrusunu söylemek gerekirse şuan direk olarak bir hikâye aklıma gelmiyor ama kazı çalışmaları çok kalabalık bir ekiple devam ettiği için, uyanma saatinden yatış saatine kadar her anı yoğun ve eğlenceli geçtiğini söyleyebilirim. Küçük arazi kazaları, yorgunluğa bağlı olarak küçük sakarlıklar, ya da yoğun temponun stresini atlatmak için küçük eğlenceler/oyunlar hep bu sürecin bir parçası. Ve tabi ki bu yoğun ve yorucu sürecin en güzel hediyesi güzel keşiflerle sezonu kapatmak olabilir.

Rabia Aktaş arkeolojik kalıntıları incelerken.

Röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ediyorum. Eklemek istedikleriniz varsa son sözü size bırakıyorum.

Ben size teklifiniz için çok teşekkür ederim. Benim için çok keyifli bir süreç oldu bu.

Son olarak maalesef toplumumuzda Arkeolojik alanlar, yasal olmayan bir kazanç kapısı olarak görülüyor ve ciddi anlamda tahribata uğruyor. Özellikle son dönemlerde kaçak kazı olaylarının artış gösterdiğini görüyoruz. Az çok biliyorsunuzdur bir Arkeoloji alanını anlayabilmek için o alanda katman katman kazı yapmak gerekmektedir. Ancak define kazıları alanda büyük tahribat oluşturdukları için o alanı anlamak ve yorumlamak mümkün değildir. Bunun yanı sıra, bu tür eylemlerde bulunanların Arkeolojik varlıkları toprak altında sahipsiz sanmak/Anadolu kültürünün bir parçası olmadıkları gibi bir düşünceye de sahip olduklarını görüyoruz. Ancak, bu eserlerin devletin malı olduğunu ve bunun devlet malını çalmak olduğunun bilincine varmaları gerekmektedir. Bunu yanı sıra Kültürel Varlıkların bulunduğu ülkenin varlığı olmakla beraber, tüm dünyanın ortak mirası olduğunu anlamak ve kabul etmenin korumayı da birlikte getireceğini düşünmekteyim.

Son olarak tekrar teşekkür ederim.

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir